İnsanoğlu neredeyse sayısız farklı biçimde düşünebilme kabiliyet ve imkânına sahip. Bu yüzden insanlık düşünce tarihi boyunca birbiriyle o ya da bu ölçüde ve farklı düzeylerde çelişen çok sayıda felsefi okul ve nazariye oluşmuş durumda. Tüm bu düşünce biçimleri –mutlak hakikat diye bir şey yok diyen felsefi görüş dâhil– nihai gerçekliğin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bu felsefi okulların bazıları kendi içinde diğerlerinden daha tutarlı görünüyor. Kimi nazariyeler mutlak hakikatin belli bir görüntüsünü belli bir dereceye kadar doğru bir biçimde tasvir ediyor olabilir. Fakat sorun şu ki herhangi bir konudaki herhangi bir düşünce bizi gerçeğe yaklaştıran bir görüş olmak yerine bilakis ondan uzaklaştıran bir fantezi, yanlış bir düşünce biçimi de olabiliyor. Hatta sanırım beşeri nazariyelerimizin büyük bir bölümünün bu sınıfa girdiğini söylemek yanlış olmaz.
İman eğer, hakikatin belli bir şey olduğuna inanmak ise imandan söz edebilmek için önce ortada iman edilecek bir hakikatin var olması ve ayrıca bu hakikatin ona inanacak kişi tarafından biliniyor ve anlaşılabiliyor olması gerekir. İnsan duymadığı, bilmediği, fark etmediği, anlamadığı, akıl etmediği bir şeye inanamaz. Kişinin inandığı hakikate dair bilgisi, anlayışı, kavrayışı arttıkça ona olan imanı da artar. Bu anlamda felsefe insanı nihai gerçekliğe yaklaştırıyorsa imanı güçlendiriyor, yok eğer ondan uzaklaştırıyorsa imanı zayıflatıyor demektir. Farklı felsefeler insanları farklı gerçekliklere götürüyorsa ya bu gerçeklikler nihai değil alt varlık seviyelerinden gerçekliklerdir ya da bunların hepsi birden aynı anda doğru değildir, zira mutlak hakikat tanımı gereği tek, bütün ve sonsuz olmak zorundadır. Dolayısıyla insanı işte bu tek, bütün ve aynı zamanda sonsuz olan nihai hakikate yaklaştıran felsefe, yani doğru düşünce biçimi insanın imanını artıran en temel yollardan birisidir.

Yorumlar
Yorum Gönder