Guénon–Schuon Çizgisinde Zaman-Dışı “Önce–Sonra” Kavramı
Modern zihniyetin metafizik karşısındaki en belirgin zaaflarından biri, “öncelik” kavramını neredeyse bütünüyle zamansal bir sıralamaya indirgemesidir. Gerek felsefî gerek bilimsel söylemde “önce” dendiğinde, çoğunlukla tarihsel olarak daha erken gerçekleşmiş olma, kronolojik ardıllık ya da süreçsel gelişim anlaşılır. Bu alışkanlık o denli yerleşmiştir ki, önceliğin zaman-dışı, ilkesel veya ontik bir anlamı olabileceği ihtimali çoğu zaman hiç düşünülmez.
Oysa klasik metafizik geleneğin ve özellikle Guénon–Schuon çizgisinin merkezinde yer alan öncelik anlayışı, zamansal değildir. Burada söz konusu olan, olayların tarihsel dizilimi ya da kronolojik nedensel zinciri değil; varlığın kendi iç düzenine (ordo entis) ait bir hiyerarşidir. “Önce” ve “sonra” terimleri, zaman içinde meydana gelen oluşları değil; varlıksal bağımlılık, temellendirme ve asimetri ilişkilerini ifade eder. Bir şeyin “önce” olması, onun daha erken ortaya çıkmış olmasını değil, daha az koşullu, daha az bağımlı, daha temellendirici ve kategorik olarak farklı bir varlık düzeyine ait olması anlamına gelir.
Bu nedenle Guénon–Schuon literatüründe sıkça karşılaşılan şu tür ifadeler modern okurda direnç uyandırır: sonsuz sonludan; birlik çokluktan; bütün parçadan; ilke türevden; sabit değişkenden önce gelir. Bu tür önermeler, çoğu zaman sezgisel olarak “döngüsel” ya da “mantıksız” bulunur. Zira modern düşünme biçimi, bütünü parçaların toplamı, sabiti değişimin soyut bir ürünü ve sonsuzu sonlunun genişletilmiş bir versiyonu olarak kavramaya eğilimlidir.
Bu makalenin temel iddiası şudur: Bu itirazlar, ontik öncelik ile zamansal önceliğin sistematik biçimde karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Ontik öncelik, “daha erken” olmayı değil; daha az koşullu olmayı ifade eder. Bu öncelik, zamansal ardıllıkla ölçülemez; aksine, çoğu durumda zamanın ve değişimin ne olduğunu anlamak için zaten varsayılmıştır. Ontik olarak önce olan, sonra olanın varlık şartıyken bunun tersi doğru değildir.
Bu ayrım yapılmadıkça, klasik metafiziğin temel kavrayışları modern okur için ya anlaşılmaz olur ya da yanlış anlaşılır hâle gelir. Aynı şekilde Guénon–Schuon çizgisinin modernliğe yönelttiği eleştiriler de, gerici bir nostalji ya da tarih-dışı bir spekülasyon gibi algılanır. Oysa söz konusu olan, geçmişe dönmek değil; önceliğin ne anlama geldiğini yeniden düşünmektir. Bu çalışma, ontik öncelik kavramını zamansal öncelikten ayırarak, varlık hiyerarşisinin klasik metafizikte nasıl temellendirildiğini ve Guénon–Schuon çizgisinde nasıl yeniden formüle edildiğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Metodolojik Not: “Ontik” Kavramının Kullanımı Üzerine
Bu çalışmada kullanılan “ontik” terimi, “ontolojik”ten bilinçli olarak ayırt edilmiştir. Makalenin amacı, “varlık nedir?” sorusunu kavramsal veya analitik bir çerçevede yeniden ele almak değildir. Burada soruşturulan mesele, varlığın kavramı değil; varolanlar arasındaki ilkesel bağımlılık, mertebe ve temellendirme ilişkileridir. Başka bir ifadeyle, bu çalışma ontolojik bir çözümleme değil; ontik bir hiyerarşi araştırmasıdır.
“Ontik öncelik” kavramı, zamansal bir önce–sonra ilişkisini değil; ilkenin tezahüre, bütünün parçaya, sabitin değişkene, sonsuzun sonluya olan asimetrik bağımlılık ilişkisini ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Bu tercih, Guénon–Schuon çizgisinin metafizik yaklaşımına sadakatin yanı sıra, modern ontolojiyle kavramsal bir karışıklığı önlemeyi de amaçlamaktadır.
II. Ontik Öncelik: Derece Farkı Değil, Kategori Farkı
“Ontik öncelik” kavramı, zamansal ardıllıkla işleyen yatay bir neden–sonuç ilişkisini ifade etmez; ancak bu, ontik önceliğin nedensel olmadığı anlamına gelmez. Burada söz konusu olan, aynı varlık seviyesi içinde işleyen zamansal (yatay) nedensellikten kategorik olarak farklı bir ontik (düşey) nedenselliktir. Ontik olarak önce olan, sonra olanın varlık şartıdır; bu bakımdan bir neden olarak iş görür. Ne var ki bu neden, bir olayın başka bir olayı zaman içinde üretmesi anlamındaki etkin neden değildir. Ontik neden, varlık mertebeleri arasındaki temellendirme ve mümkün kılma ilişkisini ifade eder: ilke, tezahürü zaman içinde “önce gelerek” değil, onu varoluş bakımından mümkün kılarak belirler.
Bu nedenle ontik öncelik, nedenselliğin inkârı değil; nedenselliğin düşey olarak yeniden konumlandırılmasıdır. Yatay nedensellik, ontik olarak sonra olan düzeyde işlerken, düşey nedensellik bu düzeyin kendisini mümkün kılan ilkesel bağıntıyı ifade eder. Ontik öncelik, nicel ya da derece bakımından bir üstünlüğe işaret etmez; aynı varlık mertebesinde “daha güçlü”, “daha karmaşık” ya da “daha gelişmiş” olmayı anlatmaz. Burada söz konusu olan, iki varlık mertebesinin birbirine indirgenemez oluşu ve aralarındaki kategorik farktır. “Önce” ve “sonra” terimleri, aynı düzlemde yer alan ardışık evreleri değil; farklı varoluş mertebeleri arasındaki asimetrik bağımlılık ilişkisini belirtir. Bu asimetri zamansal bir ardıllıkla açıklanamaz; çünkü zamanın kendisi—değişim, süreç ve ardışıklık—çoğu durumda zaten bu ontik bağımlılık ilişkilerinin bir sonucudur. Bu bakımdan ontik öncelik, “daha erken” olmayı değil; daha az koşullu/bağımlı ve daha temellendirici bir varlık durumuna ait olmayı ifade eder.
Modern zihnin ontik önceliğe direncinin arkasında çoğu zaman sadece bir metafizik körlük değil, bir yöntem yanılgısı da vardır: “Bütüne”, “ilkeye” ve “senteze” analizle, yani parçaları tek tek toplayarak ulaşılabileceği sanılır. Oysa Guénon’un matematik sembolizmi üzerinden söylediği şey şudur: Senteze analiz yoluyla fiilen asla ulaşılamaz. Sentez, kelimenin gerçek anlamında, parçaların ardışık birikimiyle değil, “bir defada” alınan, “küresel” bir kavrayışla gerçekleşir. Analiz, değişkenlerle—yani süreç içinde “işleyen” şeylerle—uğraşır; sentez ise limitle, sabitlenenle, “sonuç”la doğrudan ilgilidir. Bu yüzden sentez, analizin devamı değil; başka bir şey, başka bir mertebedir.
Buradaki kırılma, ontik öncelik fikriyle aynı yapıya sahiptir: nasıl ki “sonra olan” (parça, süreç, değişken) “önce olana” (bütün, ilke, sabit) dayanır; aynı şekilde analitik ilerleme, kendi doğası gereği, ancak sentetik olanın gölgesinde yürür. Sentetik olanı analitik adımlarla “inşa etmek” mümkün olsaydı, ilke ile türev arasındaki asimetri ortadan kalkardı. Guénon’un vurgusu bu asimetriyi metodik düzeyde görünür kılar: küçük büyükten elde edilebilir; ama büyük, küçükten “üretilemez”.
Bu çerçevede klasik metafiziğin temel ikilikleri ortak bir yapıyı paylaşır. Bunlar, yalnızca kavramsal karşıtlıklar değil; ontik bağımlılık-asimetrilerinin farklı görünümleridir: Sonsuz–sonlu ayrımında, sonlu olan, sonsuzun nicel olarak eksik bir kopyası değildir; sonsuz, sonlunun büyütülmüş bir versiyonu hiç değildir. Sonlu, sonsuzun sınırlandırılmış bir belirlenimi olarak ortaya çıkar. Cevher–araz ayrımında, araz var olmak için cevhere muhtaçtır; cevher ise aklen arazdan bağımsız olarak tasavvur edilebilir. Müteal akıl–istidlali akıl ayrımında, istidlal ilkelere dayanır (ilke olmadan çıkarım yapılamaz); ancak ilkeler, istidlal yoluyla üretilemez. İyi–kötü ayrımında, kötülük çoğu klasik öğretide bağımsız bir töz değil; iyinin eksilmesi, bozulması ya da sınırlanmasıdır. Tüm bu örneklerde “sonra” olan, “önce” olana nispetle anlaşılır; fakat “önce” olan, “sonra” olana referansla idrak edilemez.
Bu yapı özellikle sabit–değişken ayrımında berraklaşır. Parmenides’in “değişim bir yanılsamadır” şeklinde özetlenen iddiası, çoğu zaman değişimin bütünüyle inkârı gibi okunur. Oysa bu iddia, değişimi tümüyle reddetmekten ziyade, değişimi mümkün kılan bir sabitin zorunluluğunu vurgular. Eğer hiçbir şey sabit değilse, değişim de anlamlı biçimde dile getirilemez; zira değişim, “aynı kalan bir şeyin farklı hâller almasıdır”.
Aristoteles, bu sezgiyi reddetmez; aksine onu rafine eder. Ona göre değişim, ne salt varlığın ne de salt yokluğun alanıdır. Değişim, “var olan ile hiçliğin farklı oranlarda karışımından oluşan bir bileşiğin; başka bir ifadeyle mutlak varlığın varlık bakımından seyrelmiş/koşullu/bağımlı tezahürlerinin gerek düşey gerekse yatay yönde hareketidir. Bir şey tamamen var olsaydı değişmezdi; tamamen yok olsaydı değişemezdi. Değişim, ancak sabit bir özne ile değişen hâller arasındaki gerilimde mümkündür. Böylece Aristoteles, sabiti iptal etmeden değişimi temellendirir; değişkeni mutlaklaştırmadan hareketi açıklamayı başarır.
Bu örnek, ontik önceliğin yanlış anlaşıldığı bir noktayı açığa çıkarır. Ontik öncelik, değişimi bastıran ya da inkâr eden bir ilke değildir. Tam tersine, değişimi mümkün kılan ölçüdür. Sabit, değişkeni dışlamaz; değişken, sabite dayanır. Sabit olmadan değişimden söz edilemez.
Aynı yapı tümel–tekil ve anlaşılabilir–duyulabilir ayrımında da kendini gösterir. Tekil ve duyusal olan, kendi başına anlamlı değildir; anlamını tümel ve anlaşılabilir olandan alır. Bu, tekillerin “gerçek olmadığı” anlamına gelmez; onların gerçekliğinin türetilmiş olduğu anlamına gelir. Ontik öncelik, tekili yok saymaz; tekili, kendisinden daha temellendirici bir düzeye bağlar.
Bu nedenle ontik öncelik, modern anlamda hiyerarşinin indirgemeci ya da karikatürize edilmiş tasarımlarıyla karıştırılmamalıdır. Burada söz konusu olan, güç ilişkileri, tarihsel üstünlük iddiaları ya da keyfî normlar koymak değildir. Bununla birlikte, ontik önceliğin değer alanıyla hiçbir ilişkisi olmadığı da söylenemez. Aksine, ontik öncelik, değerin ancak dayanabildiği ölçüde değer olabildiği ilkesel zemini ifade eder.
Schuon’un terminolojisiyle söyleyecek olursak: değerler, zamansız ve koşulsuz olan ilkenin zaman içindeki nisbî yansımalarıdır; ölçülerini çağdan, psikolojiden ya da faydadan değil, ilkesel prototiplerinden alırlar. Bu bakımdan iyilik, doğruluk ve birlik gibi klasik değerler, keyfî tercihler ya da kültürel inşalar değil; ontik olarak daha temellendirici, daha kapsayıcı ve daha az koşullu varlık durumlarına tekabül ettikleri için karşıtlarına göre “önce”dir.
Bu öncelik, ahlâkî bir buyruğun ya da normatif bir dayatmanın sonucu olmaktan çok varlığın kendi iç düzeninin zorunlu bir yansımasıdır. Ontik öncelik, değerleri icat etmez ve onları tarih-dışı bir liste hâline getirmez; fakat değerlerin bağlayıcılığını mümkün kılan ölçünün nereden geldiğini tayin eder. Böylece ontik öncelik, “ne iyidir?” sorusuna öznel bir cevap sunmaz; fakat iyinin, doğrunun ve birliğin hangi ilkesel düzeyde temellenebileceğini gösterir. Değer, ancak ilkeye yaslandığı ölçüde sahihken ilke değeri aşar, fakat onu geçersiz kılmaz.
III. Antik Metafizik Zemin
Tümeller, Anlaşılabilirler ve Birliğin Ontik Önceliği
Ontik öncelik fikri, Guénon–Schuon çizgisinde özgün bir icat olmaktan ziyade, antik metafiziğin merkezî sezgisinin modern bağlamda yeniden dile getirilmesidir. Antik düşüncede mesele yalnızca “ne vardır?” sorusu değil; neyin neye dayanarak var olduğu sorusudur. Bu nedenle tekil, duyusal ve değişken olan, kendi başına yeterli bir ontik temel olarak görülmez; anlamını ve bilinebilirliğini, kendisinden daha temellendirici olan tümel, anlaşılabilir ve sabit ilkelere borçludur.
Platon’da bu yapı, idealar öğretisiyle en açık biçimini alır. İdealar, duyulur dünyanın “üstünde” yer alan mekânsal varlıklar değil, duyulur dünyanın ontik dayanağıdır. Bir nesnenin “adil”, “güzel” ya da “üçgen” olarak tanınabilmesi, tekil örneklerin sayısal çokluğuna değil, bu örneklerin aynı anlam yapısına katılmasına bağlıdır. Bu nedenle Platon’da tümel, tekilden zamansal değil, anlaşılabilirlik bakımından öncedir. Tekiller çoğalabilir, fakat bu çoğalma, tümelin ontik statüsünü ne üretebilir ne de tüketebilir.
Platon’un mağara alegorisi, bu önceliği dramatik bir imgeyle görünür kılar. Mahkûmların yanılgısı, duyusal nesneleri “gerçeklik” sanmalarından çok görünüşleri kendi başına yeterli saymalarıdır. Gölge, ışığa ontik olarak bağımlıdır, oysa ışık, gölge olmadan da var olabilir. Gölge, ışıktan “sonra” ortaya çıkmış olsa da asıl belirleyici olan onun ontik bağımlılığıdır. Işık olmadan gölge düşünülemez, fakat gölge olmadan ışık pekâlâ düşünülebilir.
Aristoteles, ideaların ayrı varlıklar olarak mevcudiyetini reddederken bile, ontik öncelik sezgisini terk etmez. Tekil varlıkların var olduğunu kabul eder, fakat onların “ne olduğu” (to ti ēn einai), tekilliğe indirgenemez. Form, tekilde içkin olsa da ontik olarak tekilden daha temeldir. Bir atın “bu at” oluşu tekildir; fakat “at” olması, tekilliği aşan bir formu varsayar. Bu nedenle Aristoteles’te de tümel, tekilden soyutlanan bir zihinsel genelleme değil, anlaşılabilirlik şartıdır.
Duyusal olan, doğrudan tecrübe edilir, fakat bu doğrudanlık, ontik öncelik anlamına gelmez. Duyusal olan, sürekli değişir, değiştiği için bilinebilmesi, değişmeyen bir ilkeye atfen mümkündür. Eğer hiçbir şey sabit değilse, duyusal tecrübe yalnızca bir akış olur, fakat anlamlı bir tecrübe hâline gelemez. Bu nedenle anlaşılabilir olanın duyusal olana göre “daha gerçek” oluşu, duyusal olanın bilinebilirliğini mümkün kılan ontik öncelik yüzündendir.
Bu çizgi Plotinus’ta daha da keskinleşir. Plotinus’ta anlaşılabilir âlem (Nous), duyusal âlemin soyut bir kopyası olarak değil, ontik anlamda üst bir varlık düzeyi şeklinde tasavvur edilir. Nous, duyusal çokluğun zihinsel izdüşümü değil, duyusal çokluğun mümkün olma şartıdır. Onun da ötesinde yer alan Bir (to Hen) ise, varlıkların başında duran bir “ilk nesne” değil, varlık fikrinin kendisini mümkün kılan ilkedir. Bir, varlıklar arasında bir varlık değil, çokluğun ortaya çıkabilmesinin ontik kaynağıdır.
Bu noktada birlik–çokluk ilişkisi açıklık kazanır. Çokluk, Bir’den zamansal olarak sonra gelmez, Bir’e ontik olarak bağımlıdır. Ne Bir, çokluğun bir toplamıdır ne de çokluk Bir’in parçalanması. Bir, çokluğun ilkesi olduğundan birlik, çokluğa indirgenemez. Çokluk ancak birliğe nispetle anlaşılır. Ontik öncelik, burada “önce hangisi vardı?” sorusuyla değil, “hangisi hangisine dayanarak vardır?” sorusuyla belirlenir.
Aynı yapı sonsuz–sonlu ilişkisinde de kendini gösterir. Metafizik anlamda sonsuzluk, nicel bir sınırsızlık değildir. Sonsuz, sonlunun uzatılmış bir hâli de değil, sonlunun belirlenmesini mümkün kılan ilkedir. Sonlu, sonsuzu üretemez, sonsuzun sınırlı bir tezahürü olarak görünür. Bu nedenle sonsuz, sonludan ontik olarak öncedir, fakat bu öncelik, zaman içinde “önce gelmiş olma” anlamına gelmez.
Modern itirazın temel yanılgısı, sonsuzluğu nicel bir uzama olarak tasarlamasıdır: sonlu büyüklüklerin adım adım artırılmasıyla, sonunda “sonsuz”a ulaşılabileceği sanılır. Guénon’a göre bu, sonsuzluk fikrinin kökten yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir kategori hatasıdır. Çünkü nicel olarak ne kadar genişletilirse genişletilsin, bir şey kendi düzeni içinde kalmaya devam eder. Bu genişleme, sonsuzluğu değil, yalnızca belirsizi üretir. Belirsiz olan ise, sınırlarını dışarıdan değil, bizzat ait olduğu düzenin doğasından alır ki bu onu özü gereği sonlu yapar.
Bir düzenin sınırı, o düzenin içinde, onunla aynı türden bir şey olarak aşılmaz. Zira sınır bir “dış engel” değil, bizzat o düzenin doğasıdır. Dolayısıyla belirsiz “ne kadar büyürse büyüsün” yine de kendi türün ve sonlu olarak kalır.
Bu noktada Guénon’un ısrarla vurguladığı ilke şudur: nicel bir düzen, kendi sınırlarını aşamaz. Matematiksel sonsuzluk sembollünün (∞) kapalı bir biçimle gösterilmesi bile tesadüf değildir, zira bu sembol, gerçek sonsuzluğu değil, nicel bir düzen içinde tanımlanamayan ama yine de o düzene ait kalan bir belirsizlik hâlini temsil eder. Sonsuzluk burada bir “devam” değil, bir aşmadır, fakat bu aşma, nicel sürekliliğin içinden gerçekleştirilemez.
Daha keskin ifade ile: sonludan, sonluda ilkesel olarak mevcut olmayan hiçbir şey çıkarılamaz. Analitik ilerleme, yalnızca başlangıçta zımnen içerilmiş olanı açığa çıkarır, fakat yeni bir mertebe üretmez. Belirsiz, bu nedenle, sonlunun uzantısı olarak ortaya çıkar ve daima ona geri döner. Halbuki Sonsuz, bu zincirin bir halkası değil, zincirin kendisini mümkün kılan ilkedir. Sonludan sonsuza doğru “adım adım” ilerlemek, yanlış yönde yürümektir: çünkü sonsuz, sonlunun sonu değil, başka bir düzenin “başlangıcıdır”.
Antik metafiziğin bu bütünlüklü çerçevesinde, anlaşılabilir olan sabitken duyusal olan değişkendir. Tümel, tekili temellendirir ama tekil, tümeli üretemez. Ontik öncelik burada normatif bir yargı değil, anlamın ve bilginin dayandığı ontik temeldir. Bu yapı anlaşılmadan, “yer kaplamayan” ama sahih olan gerçeklikler ya hayalî bir soyutlamaya indirgenir ya da duyulur olana zorla yerleştirilir. Bu nedenle bir sonraki bölümde “birlik” fikrinin modern çağdaki metafizik yansımaları, koleksiyon–bütün ayrımı üzerinden daha kesin biçimde belirginleşecektir.
IV. Leibniz – Borella – Guénon Hattı: Koleksiyonun Ontolojik Yetersizliği
Ontik öncelik fikrinin modern çağda en berrak ve en sert ifadelerinden biri, Gottfried Wilhelm Leibniz’in birlik (unum) ile varlık (ens) arasında kurduğu zorunlu bağda ortaya çıkar. Leibniz’e göre, bir şeyin gerçek anlamda “var” olabilmesi, onun gerçek bir birlik taşımasına bağlıdır. Bu ilke, sonradan sıkça şu şekilde formüle edilmiştir: “Gerçek bir birliği olmayan şey, gerçekte bir varlık/şey değildir.” Burada birlik, nicel bir toplamı değil, ontik bütünlüğü ifade eder.
Leibniz’in bu sezgisi, bütünü parçaların toplamı olarak kavrayan modern alışkanlığa karşı köklü bir itiraz içerir. Parçaların yan yana gelmesiyle elde edilen şey, ontik anlamda bir bütün değildir, yalnızca toplanmış bir çokluktur. Böyle bir “bütün”, kendi başına bir varlık ilkesine sahip olmadığı için, varlığını parçalardan ödünç alır. Bu da onun ontik statüsünü zayıflatır: Parçalar dağıldığında, söz konusu “bütün” de ortadan kalkar.
Bu nokta, Jean Borella tarafından özellikle vurgulanır. Borella, Guénon’a katılarak, modern düşüncenin bütünü çoğu zaman bir ens rationis—yani zihinsel bir tasarım—olarak ele aldığını belirtir. Eğer bir bütün, yalnızca bizim onu “bir” olarak tasarlamamız sayesinde birlik kazanıyorsa, bu birlik nesnel ve ontik değildir. Bu durumda bütün, kendinde bir gerçeklik taşımaz, yalnızca zihinsel bir düzenlemenin ürünüdür. Borella’nın keskin ifadesiyle, “bir varlık olmayan, artık bir varlık değildir.” Buradaki sertlik, retorik bir abartı değil, ontik bir ayrımı görünür kılma çabasıdır.
Bu hattı metafizik düzeyde en sistematik biçimde açımlayan isim ise René Guénon’dur. Guénon’a göre, parçalardan sonra gelen ve onlara mantıksal olarak bağımlı olan bir “bütün”, gerçek anlamda bir bütün değildir. Böyle bir yapı, ontik değil, yalnızca kavramsaldır. Guénon, bu tür bütünleri açıkça koleksiyon olarak adlandırır. Koleksiyon, parçaların yan yana gelmesidir, fakat bu yan yanalık, ontik bir birlik üretmez. Birlik, koleksiyonun sonucu değil, koleksiyonun mümkün olabilmesi için önceden varsayılması gereken ilkedir.
Bu noktada sorun yalnızca metafizik değil, aynı zamanda dilsel bir karışıklıktan da beslenir. Guénon’un işaret ettiği gibi Fransızca unité kelimesi hem “birim” (unit) hem de “birlik/vahdet” (unity) anlamına gelir. Modern zihnin “birliği” sayısal birim gibi düşünmesi, ontik önceliği daha baştan yataylaştırır ve birlik, çokluğun içinden türetilen nicel bir “etiket” olur. Oysa birlik (vahdet), nicel birim değil nitel bir durum olarak çokluğu mümkün kılan ilkedir. Nicel bir, nitel vahdetin ancak nicel düzlemdeki iz düşümü ya da sembolü olabilir. Bu ayrım yapılmadığında, “bütün” ile “koleksiyon” arasındaki fark da silikleşir, çünkü koleksiyon, tam da birimlerin yan yana gelişiyle oluşur.
Aynı ayrım, Aziz Thomas Aquinas’ın şu klasik formülünde de görülür: sayı, “bir ile ölçülmüş çokluktur.” Çokluk, ölçülmedikçe “sayı” olmaz. Ölçü ise parçaların toplamından doğan bir yan ürün değil, çokluğa anlam kazandıran ilkesel bir kıstastır. Böylece “bir” (ölçü) ile “birimler” (sayılabilir parçalar) arasındaki fark, koleksiyon–birlik ayrımının metafizik çekirdeğini açığa çıkarır: sayılabilir olanın düzeni, ancak sayılabilir olmayan bir ölçü fikri sayesinde “düzen” olur.
Bu ayrım bütün - parça ayrımıyla da ilgilidir. Gerçek bir bütün, parçalarından mantıksal olarak öncedir. Parçalar, ancak bu bütünlüğe nispetle “parça” olurlar. Bütün, parçaların ürünü değildir, parçaların mümkünlük şartıdır. Bu nedenle ontik öncelik, bütünü parçalara göre açıklamak değil, parçaları bütüne göre temellendirmektir. Parçadan bütüne giden açıklama, açıklama gibi görünse de ontik bakımdan tersine çevrilmiş bir muhakemedir.
Bu nokta, modern bilimsel ve toplumsal düşüncede yaygın olan indirgemeci refleksi de aydınlatır. Bir sistemi, yalnızca bileşenlerine ayırarak açıklamak, bütünü, parçaların davranışlarının toplamı olarak görmek, ontik önceliği gözden kaçırmanın tipik bir sonucudur. Guénon’un itirazı, parçaların incelenmesine değil, parçaların, bütünü açıklamaya yeterli olduğu varsayımına yöneliktir. Çünkü ontik olarak önce olan bir ilke olmaksızın, parçalar yalnızca bir yığın olarak kalır.
Bu bağlamda koleksiyon–birlik ayrımı, yalnızca mantıksal bir nüans değil, varlık anlayışını kökten belirleyen bir kırılma noktasıdır. Eğer bütün, parçalardan sonra geliyorsa, varlık türetilmiş ve kırılgandır. Eğer bütün, parçalardan önce geliyorsa, parçalar anlamlarını ve statülerini bütünden alırlar. Ontik öncelik, işte bu ikinci seçeneği savunur.
Bu hat, Platoncu birlik anlayışından Ortaçağ metafiziğine, oradan Guénon–Schuon çizgisine uzanan sürekliliği açıklar. Birlik, çokluğun toplamı değil, çokluğun ilkesidir. Bu ilke göz ardı edildiğinde, geriye yalnızca koleksiyonlar kalır: sayılabilir, çözülebilir, analiz edilebilir fakat kendinde varlığı olmayan yapılar. Ontik öncelik fikri, tam da bu indirgemeye karşı, bütünlüğün ve birliğin metafizik haklarını iade etme girişimidir.
V. Anlaşılabilir Olanın Nerede Olduğu
Mekân Değil, Mertebe: Ontik “Yer” Problemi
Ontik öncelik kabul edildiğinde, kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar: Eğer anlaşılabilir olan—tümeller, idealar, aklî/metafizik ilkeler, sabitler—duyulur mekânda değilse, nerededir? Bu soru, ilk bakışta masum görünse de modern düşüncenin en köklü varsayımlarından birini açığa çıkarır: var olmanın nihayetinde “bir yerde bulunmak” anlamına geldiği varsayımını. Oysa klasik metafizik açısından bu varsayım evrensel bir ilke değil, yalnızca belirli bir varlık durumuna ait bir koşuldur.
Duyulur olan yer kaplar, ölçülür, bölünür. Anlaşılabilir olan ise yer kaplamaz, ölçülmez ve bölünmez. Ancak bu, anlaşılabilir olanın “hiçbir yerde olmadığı” anlamına gelmez. Burada sorun, “yer” (locus) kavramının kendisinin fark edilmeden genelleştirilmesidir. Klasik metafizikte söz konusu olan, geometrik ya da fiziksel bir uzam değil, ontik mahalliyet, yani bir varlık durumunun ait olduğu mertebedir. Anlaşılabilir olan mekânda değil, mekânı mümkün kılan düzeyde bulunur.
Bu nedenle “anlaşılabilir alan”dan söz etmek mümkündür, ancak bu alan, fiziksel uzayın üzerine eklenmiş ikinci bir uzam değildir. Buradaki “alan”, ölçülemez, bölünemez ve nicel ilişkilere indirgenemez bir mertebeler düzenini ifade eder. Yakınlık ve uzaklık, mesafe ile değil, ilkeye yakınlık, yani ontik yoğunluk ile belirlenir. Bir ilkeye daha yakın olan, ontik olarak daha merkezîdir, fakat bu merkez, fiziksel uzayın içinde bir merkez değildir.
Bu ayrım, antik metafiziğin merkezî kavramlarından biri olan chōra’da açık biçimde görünür. Chōra, ideaların “bulunduğu yer” değildir; ideaların duyulur suretler hâlinde tezahür edebilmesinin zeminidir. İdealar chōra’da konumlanmaz, chōra, oluşun mahalli olarak, anlaşılabilir olan ile duyulur olan arasında aracılık eder. Bu nedenle chōra, mekânın kendisi değil, mekânın imkân şartı olarak düşünülmelidir. İdeaların “nerede olduğu” sorusu, burada mekânsal bir adres sormak değil, ontik düzeyi tayin etmek anlamına gelir.
Bu ontik mahalliyet fikri, rüya tecrübesinde gündelik ama öğretici bir biçimde görünür hâle gelir. Rüyada mekânlar içinde hareket eder, olaylar yaşar ve anlamlı ilişkiler kurarız, fakat bütün bu tecrübe fiziksel uzayda hiçbir yer kaplamaz. Buna rağmen rüya, salt bir “yokluk” ya da anlamsız bir yanılsama değildir. Kendi iç tutarlılığı, yönelimi ve sembolik dokusuyla rüya, fiziksel dünyaya kıyasla daha latif bir varlık haline sahiptir, ancak bu durum, onun ontik olarak bir hiç olduğu anlamına gelmez. Rüya örneği şu ilkeyi açıkça ortaya koyar: Yer kaplamamak, var olmamak demek değildir. Rüya mekânsızdır, fakat mahalsiz değildir. Fiziksel uzamda bulunmaz, buna karşılık kendine özgü bir ontik mertebede “yer alır”. Bu sezgi, anlaşılabilir olanın statüsünü kavramak için anahtar işlevi görür. Anlaşılabilir olan da tıpkı rüya gibi fiziksel mekânda bulunmaz, ancak bu, onun yalnızca zihinsel ya da öznel olduğu anlamına gelmez. Bilakis rüya tecrübesi, mekânın ontik bir ölçüt değil, yalnızca belirli bir varlık haline ait bir koşul olduğunu görünür kılar.
Bu bağlamda Lao Tzu’ya atfedilen meşhur kelebek anlatısı, ontik mahalliyet meselesini sembolik bir yoğunlukla derinleştirir. Lao Tzu rüyasında bir kelebek olduğunu görür. Uyandığında ise kendi kendine şu soruyu sorar: “Ben rüyasında kelebek olduğunu gören Lao Tzu muyum, yoksa şimdi rüyasında Lao Tzu olduğunu gören bir kelebek mi?” Bu anlatı, modern okurun alışık olduğu biçimde epistemolojik bir şüphe üretmez; “gerçeklik var mı yok mu?” sorusunu sormaz. Asıl ima edilen, varlık halleri arasındaki sınırların mutlak olmadığı ve “ben” dediğimiz merkezin, farklı ontik mertebelere bağlanabildiğidir. Sorun, hangi tecrübenin “yanlış” olduğu değil, hangi tecrübenin ontik anlamda daha temel olduğudur.
Guénon–Schuon çizgisinden bakıldığında bu hikâye, rüyanın “yalancı” ya da bütünüyle yanıltıcı olduğu sonucuna değil, gerçekliğin ontik olarak mertebeli olduğu sonucuna götürür. Kesif fiziksel tezahüre göre ontik bakımdan daha ince (latif) bir düzeyde yer alan rüya, kesif olana indirgenemez; tersine kesif olan, latif olanın belirli bir yoğunlaşması ve sınırlanmış tezahürüdür. Bu nedenle manevi ya da latif âlem, fiziksel âleme göre ontik önceliğe sahiptir. Ontik öncelik, burada zamansal bir “önce gelme”yi değil, daha kapsayıcı, daha merkezî ve daha temellendirici bir varlık haline ait olmayı ifade eder. Fiziksel olan, latif olana dayanır, fakat latif olan, fiziksel olana muhtaç değildir.
Dolayısıyla anlaşılabilir olanın “yeri”, ne fiziksel mekân ne de kişisel psikolojinin kurduğu öznel bir “iç uzam”dır. O, mekânı da psikolojik tecrübeyi de mümkün kılan, onlardan ontik bakımdan daha ince ve daha temel bir mertebeye aittir. Rüya ve Lao Tzu’nun anlatısı, bu mertebeyi “zihinsel bir kurgu”ya indirgemek yerine görünür kılar: yer kaplamayan ama yok olmayan, ölçülemeyen ama anlamsız olmayan, mekânsız ama mahalsiz olmayan bir gerçeklik fikrini.
Bu bölümde varılan sonuç şudur: Anlaşılabilir olan, mekânın dışında değil, ontik hiyerarşide mekânın üstünde yer alır. Onun “nerede olduğu” sorusu, ancak ontik mahalliyet kavramıyla anlam kazanır. Bu kavram göz ardı edildiğinde, anlaşılabilir olan ya hayalî bir soyutlama hâline gelir ya da duyulur olana indirgenir. Ontik öncelik ise, her iki indirgemeyi de aşarak varlık mertebeleri arasında dikey bir düzen tesis eder.
VI. Ortaçağ Metafiziği
Latiflik, Mekânsızlık ve Dikey Düzenin Sistematikleşmesi
Antik metafiziğin anlaşılabilir–duyulabilir ayrımı, Ortaçağ düşüncesinde yalnızca korunmakla kalmaz, daha ayrıntılı, katmanlı ve sistematik bir varlık haritasına dönüştürülür. Bu bağlamda mesele artık ideaların statüsünden ibaret değildir. Asıl soru, aklî olanın varlık halinin nasıl mümkün olduğu, mekân ve zamana tâbi olmaksızın nasıl “yer” bulduğu ve bu mekânsızlığın ontik anlamının ne olduğudur. Ortaçağ metafiziğinin ayırt edici başarısı, mekânsızlığı yoklukla değil, üst-mertebe ile ilişkilendirmesidir: mekândan bağımsızlık burada bir eksiklik değil, daha az belirlenmiş, daha az koşullu ve bu nedenle daha kapsayıcı bir varlık tarzının göstergesidir. Bu yaklaşım, ontik öncelik ilkesinin yalnızca sezgisel değil, sistematik bir varlık düzeni hâline getirilmiş ifadesidir.
İslâm metafiziğinde, özellikle İbn Sînâ’da, aklî formlar zihnin soyutlama ürünü olarak değil, bizatihi maddeden bağımsız olabilen gerçeklikler olarak düşünülür. Aklî olanın maddeden bağımsızlığı onu “soyut” ya da “gerçek-dışı” kılmaz; aksine maddî varlığa kıyasla daha az koşula bağlı olduğu için ontik olarak daha yetkin bir düzeye yerleştirir. Maddî varlık için yer kaplamak zorunlu iken, aklî varlık için bu zorunluluk ortadan kalkar. Dolayısıyla mekândan bağımsızlık burada ontik bir yoksunluk değil, ontik bir yetkinliktir. Bu çerçevede kesif olan, latif olanın zıddı değil, onun daha az yoğun ve daha sınırlı bir tezahürüdür. Latiflik, nicel bir incelikten ziyade ontik bir inceliği ifade eder: daha az belirlenmiş, daha az sınırlanmış ve bu nedenle daha kapsayıcı bir varlık tarzı. Böylece mekânsızlık, varlığın yokluğu değil, mekânsal belirlenimden bağımsızlığı ifade eder.
Batı skolastiğinde, özellikle Thomas Aquinas’ta, benzer bir yapı görülür. Melekler ve aklî varlıklar “bir yerde bulunur”, fakat bu bulunma, yer kaplama anlamına gelmez. Onlar mekânda yayılmaz, bölünmez ya da ölçülmez. Mekânla ilişkileri, konum üzerinden değil, etki ve düzen üzerinden kurulur. Bir meleğin “burada” olması, fiziksel bir koordinata sahip olması anlamına gelmez ama ontik bir nispet ifade eder. Böylece mekân, varlığın evrensel zemini olmaktan çıkarak yalnızca maddî tezahüre özgü bir koşul olarak sınırlandırılır. Mekân, ontik hiyerarşinin alt basamaklarında ortaya çıkan bir belirlenimdir; üst basamaklarda ise anlamını ve zorunluluğunu yitirir.
Bu sistematik dikey düzen, yalnızca ontolojiyi değil, bilgi teorisini de şekillendirir. Bilgi, duyusal verilerin birikimiyle oluşmaktan ziyade anlaşılabilir ilkelere iştirak yoluyla mümkün olur. Duyusal olan, aklî olana nispetle “yükseltilmedikçe” bilgi hâline gelmez. Böylece Ortaçağ metafiziği, antik sezgiyi mimarî bir bütünlüğe kavuşturur: ontik öncelik artık yalnızca sezgisel bir ilke değil, varlık, bilgi ve anlam alanlarını birlikte düzenleyen bir eksendir.
Ancak zamanla, bu mimarinin içinde, modern kırılmayı hazırlayan bir gerilim de giderek daha çok belirginleşir. Aklî olanın ontik üstünlüğü teorik olarak korunurken, pratik bilgi alanında duyusal olanın ağırlığı artar. Yöntem, ilkeye iştirak fikrinden yavaş yavaş gözleme, ölçüme ve nicel belirlemeye kayar. Mekân, başlangıçta yalnızca maddî varlık için bir koşulken, giderek bilinebilir olanın da zorunlu çerçevesi hâline gelir.
Bu dönüşüm henüz bir kopuş değildir; fakat yön değişimi açıktır. Ontik hiyerarşi korunur, ancak ağırlık merkezi aşağıya kaymaya başlar. Bir sonraki aşamada—modern dönemde—bu kayma, mekân ve zamanın mutlaklaştırılmasıyla sonuçlanacak, Ortaçağ metafiziğinin inşa ettiği dikey düzen yatay bir süreklilik içinde eritilecektir.
VI. Modern Kırılma
Uzay–Zamanın Mutlaklaştırılması ve Ontik Hiyerarşinin Gözden Kaybolması
Ortaçağ metafiziğinin inşa ettiği dikey varlık düzeni, modern dönemde ani bir yıkımdan ziyade yön değişimi yoluyla çözülür. Bu çözülmenin merkezinde, mekân ve zamanın giderek ontik koşul olmaktan çıkıp evrensel ölçüt hâline gelmesi vardır. Modern kırılma, doğrudan “ne vardır?” sorusuyla değil, “ne bilinebilir?” sorusuyla başlar. Ancak bu epistemolojik dönüşüm, kısa sürede ontik sonuçlar üretir.
Modern bilimsel devrimle birlikte, varlık artık ilke yerine ölçülebilirlik ve konumlanabilirlik kriterlerine göre ele alınır. Bir şeyin gerçekliği, onun uzay-zaman koordinatları içinde belirlenebilir oluşuyla örtük biçimde özdeşleştirilir. Böylece uzay ve zaman, Ortaçağ’daki gibi maddî varlığa özgü koşullar olmaktan çıkarak bilinebilir olanın evrensel çerçevesi hâline gelir. Ontik mertebeler arasındaki dikey farklar, ortak bir yatay düzlemde eritilmeye başlanır.
Bu dönüşümün felsefî formülasyonu, Kant’ta açık biçimini bulur. Mekân ve zaman, dış dünyanın özellikleri olmaktan çıkar ve insan zihninin a priori formları hâline gelir. İlk bakışta bu hamle metafiziğe bir sınır çizmek gibi görünse de aslında olan, bilinebilir olanın baştan mekân–zaman kalıbına dökülmesidir. Böylece anlaşılabilir olanın ontik ayrıcalığı fiilen ortadan kalkar, geriye yalnızca fenomenler düzeni kalır.
Bu noktadan sonra tümeller, idealar ve ilkesel yapılar ya psikolojik süreçlere, ya dilsel yapılara, ya da yöntemsel araçlara indirgenir. Ontik öncelik, varlığın iç düzeni olmaktan çıkar, bilginin pratik bir düzenleme tekniği hâline gelir. İlke, açıklayan bir varlık değil, açıklamayı kolaylaştıran bir soyutlama olarak görülür. Bu, ontik önceliğin açıkça reddi olmasa da sessizce işlevsizleştirilmesidir.
Modern bilimin başarıları bu indirgemeyi daha da pekiştirir. Nicel ölçüm, deney ve matematiksel modelleme olağanüstü bir açıklama gücü üretir. Ancak bu güç, ontik bir genişleme yerine yöntemsel bir daralma ve yoğunlaşmadır. Ölçülebilir olan tek meşru gerçeklik ölçütü gibi sunuldukça, ölçülemeyen ya “öznel” ya da “anlamsız” ilan edilir. Böylece uzay ve zaman, yalnızca betimleyici araçlar olmaktan çıkar ve varlığın kendisini tanımlayan sınırlar hâline gelir.
Guénon’un modernliğe yönelttiği temel itiraz buraya odaklanır. Modern dünya, ilkeyi bütünüyle inkâr etmemiş ama daha sinsi bir şey yapmıştır: ilkeyi türeviyle ikame etmek. Nicelik, niteliğin, süreç, sabitin, tarih, ilkenin yerine geçirilmiştir. Bu, basit bir teorik hata değil, ölçü fikrinin kaybıdır. Çünkü ölçü, ancak ontik olarak önce olan bir ilkeye nispetle mümkündür. İlke ortadan kalktığında ölçümler çoğalır, fakat ölçü kaybolur.
Bu bağlamda rüyanın mekânsız olması ama mahalsiz olmaması, modern analitik açıklamanın sınırlarını hatırlatan kritik bir işarettir. Rüya, parça parça açıklanabilir, fakat rüya-oluşu, ancak küresel/sentetik bir kavrayışla anlaşılır. Çünkü onu kuran şey, parçaların toplamı değil, ait olduğu mertebenin kendisidir. Modern yöntemin ontik/metafizik ve sentetik bilgiye kapalı oluşu, onu zorunlu olarak üst-mertebeleri “bilinemez” ilan etmeye iter.
Guénon’a göre modern agnostisizmin kökü tam da buradadır: analitik bir yöntemle, ancak sentetik olarak bilinebilecek olanın peşine düşmek. Bunun sonucu, ilkenin gözden kaybolmasıdır. Ontik hiyerarşi artık dile getirilemez hâle gelmiştir. Varlık, yatay bir süreklilik içinde tasarlanır, kategorik farklar derecesel farklara indirgenir. Böylece “önce–sonra” bütünüyle zamansallaşır, ilkesel asimetri, tarihsel süreç anlatıları içinde erir gider.
Bu dönüşümün bedeli yalnızca metafiziğin kaybı değildir. Asıl kayıp, anlamın dikey referansını yitirmesidir. İlkeye dayanmayan bir dünya işleyebilir, fakat neyi niçin yaptığına dair ölçüsünü kaybeder. Ontik öncelik, bu ölçüyü sağlayan son dayanak noktasıdır.
Bu nedenle Guénon–Schuon çizgisinin modernliğe yönelttiği eleştiri, bilim karşıtlığı ya da nostaljik bir geri dönüş çağrısı değildir. Bu eleştiri, modernliğin kendi başarılarının ontik bedelini görünür kılma girişimidir. Ontik öncelik, burada geçmişe ait bir doktrin değil, modern dünyanın unuttuğu ama hâlâ muhtaç olduğu dikey ölçüdür.
VII. Schuon’da Ontik Öncelik
Işık Alegorisi, Sembol ve Dinlerin Dikey Birliği
Schuon’da ontik öncelik, soyut bir metafizik ilke olarak kalmaz; insan tecrübesinin somut alanlarında—estetikte, sembolde ve dinî formlarda—işler hâle gelir. Onun yaklaşımının ayırt edici yanı, ilkesel metafiziği indirgemeden, tezahürlerin meşruiyetini de korumasıdır. Bu denge, ontik önceliğin bir “iptal etme” değil, yerli yerine koyma olduğunu ortaya koyar.
Schuon’un en bilinen imgelerinden biri ışık alegorisidir. Beyaz ışık ilkeyi, prizmadan geçerken ortaya çıkan renkler tezahürü temsil eder. Renkler ışığın parçaları, beyaz ışık da renklerin toplamı değildir. Renkler, ışığın belirli kırılımlarıdır: her biri karanlığı kendine özgü bir tarzla aydınlatır. Bu özgünlük, renklere ontik bir gerçeklik kazandırır, ancak bu gerçeklik ilkeye bağımlıdır. Ontik öncelik burada yalın biçimde görünür: ilke, tezahürlerden önce gelir, fakat tezahürler, ilkeyi ne inkâr eder ne de değersizleştirir.
Bu alegori estetik alana uygulandığında, güzelliğin öznel bir beğeniye indirgenemeyeceği sonucu çıkar. Biçimler tarihsel olarak değişir, fakat güzelliğin taşıdığı ölçü sabittir. Biçim, ölçüyü üretmez, ölçü, biçimi mümkün kılar. Ölçü kaybolduğunda sanat üretimi sürebilir, ancak üretim, hakikatle bağını yitirir ve psikolojik ifadeye indirgenir. Ontik öncelik, estetiği “beğeni”nin ötesinde, hakikatin duyulur tezahürü olarak temellendirir.
Sembol alanında da aynı yapı geçerlidir. Sembol, keyfî bir işaret değil, ontik bir bağıntının görünür yüzüdür. Anlam, aşağıdan yukarıya doğru icat edilemez, fakat yukarıdan aşağıya tecelli eder. Bu nedenle sembol, tarihsel olarak değişebilir, fakat işaret ettiği ilke değişmez. Ontik öncelik, sembolü ne literalizme ne de keyfî yoruma teslim eder, sembolü, mertebeli anlam düzenine yerleştirir.
Dinler bağlamında Schuon’un “dinlerin aşkın birliği” tezi, ontik önceliğin en kapsamlı uygulamasıdır. Dinî formlar bir koleksiyon değildir, ilkenin farklı düzlemlerdeki kırılımlarıdır. Birlik, bu biçimlerin toplamı değildir, her bir biçimin hakikat olarak var olabilmesinin şartıdır. Biçimlerin çokluğu, birliği zedelemez, bilakis, mutlak olanın tezahür ortamında kırılmasının sonucudur. Ontik öncelik, burada hem dogmatik indirgemeyi hem relativist eşitlemeyi aşar: her form sahih, fakat ilkeye nazaran izafidir.
Bu çerçevede Schuon, modern dünyanın yataylaştırıcı baskısına karşı, ontik hiyerarşiyi yeniden görünür kılar. İlke–tezahür asimetrisi korunurken tezahürlerin meşru alanı da muhafaza edilir. Ontik öncelik, Schuon’da yatay bir “üstünlük iddiası” değil, dikey ölçünün iadesidir.
Genel Sonuç
Ontik Öncelik: Kaybolmuş Bir Hatıra Değil, İşleyen Bir Ölçü
Bu çalışma boyunca savunulan temel tez açıktır: ontik öncelik, modernliğin yitirdiği bir metafizik hatıra değil, gözden düşürülmüş olsa da hâlâ işleyen bir ölçüdür. Kaybolan şey gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin nasıl okunduğudur. Ontik öncelik, “önce–sonra”yı zamansal ardıllık olarak değil, varoluşsal bağımlılık, temellendirme ve asimetri ilişkisi olarak kavramayı mümkün kılan anahtardır.
Modern düşüncenin en belirgin yanılgısı, bu ontik asimetriyi yatay ve simetrik bir hale getirmesidir. İlke ile türev, bütün ile parça, sabit ile değişken, sonsuz ile sonlu arasındaki farklar kategori farkı olmaktan çıkarılıp derece farkı hâline getirilmiştir. Böylece ontik öncelik, “daha erken” olana indirgenmiş, varlık hiyerarşisi tarihsel süreç anlatıları içinde erimiştir. Oysa ontik olarak önce olan, zaman içinde “ilk” değil, daha az koşullu/bağımlı, daha temel(lendirici) ve kapsayıcı olandır.
Bu çerçevede metin boyunca gösterildiği üzere, antik metafizikten Ortaçağ’ın dikey mimarisine kadar uzanan gelenek, ontik önceliği varlık, bilgi ve anlamın ortak ekseni olarak korumuştur. Evrensel tekilden türemez, fakat tekil, tümeli varsayar. Anlaşılabilir duyusal olanın karşıtı değil, onun bilinebilirlik şartıdır. Birlik, çokluğun toplamı değil, çokluğun ilkesidir. Sonsuz, sonlunun uzatımı değil, sonlunun belirlenim kazanmasını mümkün kılan ilkedir. Bu ilişkilerin hiçbiri zamansal değildir, hepsi ontik bağımlılık ilişkileridir.
Guénon–Schuon çizgisinin özgün katkısı, bu klasik sezgiyi modern yöntemin eleştirisiyle birleştirmesidir. Modern bilimin analitik başarısı inkâr edilmez, fakat bu başarının yalnızca analitik oluşu, sentetik olarak bilinebilecek olanı zorunlu olarak görünmez kılar. Analyticum, yalnızca zaten zımnen içerilmiş olanı açar, yeni bir mertebe üretmez. Bu nedenle sonludan sonsuza “adım adım” ilerleme fikri, Guénon’un deyimiyle, sonsuz–belirsiz karışıklığına dayanır. Nicel genişleme, gerçek sonsuzluğu değil, yalnızca kendi düzeni içinde belirsiz olanı verir.
Bu yöntem yanılgısının ontik sonucu açıktır: ilke türevle ikame edilir. Nicelik niteliğin, süreç sabitin, tarih ilkenin yerine geçer. Ölçüm çoğalır, fakat ölçü kaybolur. Zira ölçü, ancak ontik olarak önce olan bir ilkeye nispetle mümkündür. İlke görünmez olduğunda, dünya yatay bir açıklamaya tabi görünür, fakat anlaşılamaz hâle gelir.
Rüya tecrübesi, chōra kavramı, latiflik öğretisi ve sembolizm, bu noktada tali örnekler değil, ontik önceliğin deneyim düzeyinde de işlediğini gösteren işaretlerdir. Rüya mekânsızdır ama mahalsiz değildir, çünkü ontik bir mertebeye aittir. Anlam, parça parça inşa edilmez, mertebe içinde açılır. Bu da bazı gerçeklik düzeylerinin ancak syntheticum bir kavrayışla anlaşılabileceğini gösterir.
Son tahlilde ontik öncelik, bize neyin “daha değerli” olduğunu, neyin neye göre mümkün olduğunu göstererek verir. Bu bakımdan ontik öncelik, ters yüz edilmiş yönü düzeltmedir. Metafiziğin görevi de tam olarak budur: yeni bir sistem icat etmek yerine zaten mevcut olan doğru yönü hatırlatmak.
Ontik öncelik geri kazanılmadıkça, modern dünya işlemeye devam edebilir, fakat kendi anlam ölçüsünü üretemez. Guénon–Schuon çizgisinin ısrarla hatırlattığı şey şudur: dikey referans kaybolduğunda, yatay başarılar çoğalır, fakat bütünlük duygusu çöker. Ontik öncelik, geçmişe ait bir doktrin değil, hâlâ işleyen bir ölçü ilkesi olarak bu bütünlüğün son dayanağıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder