Ana içeriğe atla

Bilinç, Benlik, Özgür İrade ve Kader




Kararlarımızı alırken iki temel belirleyici odak noktası olduğu varsayımıyla düşünmeye başlayalım: bunlar duygularımız ve rasyonel aklımız olsun. Reflekslerin dışında nedenini hiç düşünmediğimiz alışkanlıklara ilaveten bir karar almak (tercih yapmak) zorunda kaldığımız durumların çoğunda bu iki odak arasında hissedilir bir gerginlik olmuyor: örneğin bugün ne giyeyim, ne yiyeyim gibi sorularda, zorlayıcı bir gerekçe olmadığı sürece rasyonel akıl isteyerek pasif kalıyor ve duyguya canın ne istiyorsa onu yap diyor. Ama mesela bir matematik problemi çözerken duygu, rasyonel akla neredeyse hiç karışmıyor; küsurlu sayıları sevmediği için sonucu tam sayı bulmak isteyecek kadar duygusal bir akıl değilse tabi.

Fakat bazen öyle durumlar oluyor ki bu iki kutup sanki birbirlerine rakip kesiliyor, hatta düşman oluyor ve büyük bir gerilim meydana geliyor: sizi aldattığını bildiğiniz halde sevmekten vaz geçemediğiniz birisi, canınızdan çok sevdiğiniz bir yakınınızın büyük bir suç işlediğini biliyor olmanız, bir yarınız iddia edilen şeyin haklı olduğunu itiraf ederken diğer yarınızın bunu kabul etmek istememesi ya da bunların tam tersine birisini sevmek gerektiğine karar vermeniz ama kalbinize söz dinletememeniz. Bu gibi durumlarda son kararı kim veriyor? Duygusal akıl mı, rasyonel akıl mı? Örneğin intihar etme kararını alan bunlardan hangisi? İntihar etmek ile bile isteye şehit olmak arasındaki fark ne?

Rasyonellikle duygusallık arasında evrensel bir çizgi olduğunu varsayalım. Bu evrensel çizgiye (hakeme) göre eğer insan eşim beni aldatıyor diye intihar ediyorsa duygusal aklına göre davranmış, fakat kati surette ölümcül ve aynı zamanda çok acı verici bir hastalık yüzünden intihar ediyorsa rasyonel akla göre karar vermiş olsun. Gelmek istediğim nokta şu: bu durumların ve varsayımların tamamında, son kararın üstüne yapıştırılan duygusal ya da rasyonel etiketi, o kararın, duygusal veya rasyonel aklın biri tarafından alındığı anlamına gelmiyor. Bu akıllar, bilinç dediğimiz bir bütünün, bizim analiz ya da modelleme girişimimizle ortaya çıkan, dolayısıyla aslında suni olan parçalarıdır. Bilinç, salt bunlardan herhangi biri olmadığı gibi bunların bir toplamı ya da koleksiyonu da değildir. Bilinç, bu parçalardan önce gelen bir bütündür ve böyle bir bütün var olduğu için o parçalardan bahsedebiliyoruz. Bütünün parçalardan önce geldiği apaçık gerçeği metafizik (evrensel) bir prensiptir ve neredeyse tamamen unutulmuş ya da gözden kaçırılmış durumdadır.

Üstelik bu bütün, kendisini analiz ederken içinde hayal, hafıza ve irade dediğimiz başka parçaların olduğunu da söylüyor. İrade, alternatifler arasında bilinçli bir seçim yapma özgürlüğüne sahip olmak demektir. Söz konusu alternatifler metafiziksel evrensel kümeyi oluşturuyorsa, buna Tanrısal irade denir. Yok o tüm imkânın içinde sınırlı bir alanı kaplıyorsa bu, beşerî irade olur. Beşerî ya da başka bir bilinçli mahluku Tanrı'dan ayıran fark öncekilerin sonlu/sınırlı, diğerinin sonsuz/sınırsız olmasıdır. Tek ve bir tane sonsuzluk/sınırsızlık olabilir, zira aksi bir çelişki, dolayısıyla bir imkansızlıktır.

Kendi sınırları içinde kalan alternatifler arasında seçme hürriyetine sahip olan beşerî iradenin ben sınırsız özgürlük istiyorum demesi, ben Tanrı olmak istiyorum demekle aynı şeydir. Beşer, Tanrı olamaz ama Tanrı'da eriyebilir. Bunun yolu sınırlarından (yani kendiliğinden, benliğinden) kurtulmaktır. Tanrı her insana potansiyel bir sınır (bir oyun sahası) çizer, bu, o kişiyi kimse o yapar (ona bir benlik verir) ve bu, onun kaderidir. Kişi o sınır içindeki farklı alternatiflerden istediğini seçmekte özgürdür ve sorumluluğu bu seçimle sınırlıdır. İnsan kendi benliği içinde bir seçim yaptığında söz konusu alternatifi potansiyel halden gerçeklik haline geçirmiş ve kendisine aktüel bir sınır çizmiş, kendisini aktüel bir biçimde belirlemiş olur, böylece ne olmak istediyse onu olmuştur.

Bir insanın bilincinin sınırı, aktüel benliğinin sınırı değil, potansiyel benliğinin sınırıdır. Dolayısıyla kaderi onu hangi aktüel benliği tercih edeceği konusunda zorlamış olmaz. Özgür irade, toplam bilincin rasyonel, duygusal, hayali, hafızaya dair ne kadar parçası varsa bunların hepsi aynı alternatifi işaret etse bile o alternatiften başka birini seçebilme yetisi (özelliği, kapasitesi) demektir. Bu, karnınız son derece aç olmasına ve yemezseniz öleceğinizi bilmenize (rasyonel zorunluluk), önünüzde duran yemeği çok sevmenize (duygusal aklın sesi), yerseniz her şeyin düzelebileceğini hayal edebilmenize ve hatta daha önce sizin gibi bunalım geçiren birisinin bunu atlattığını ve çok mutlu olduğunu hatırlamanıza rağmen ölmeyi seçmekte hala özgür olabilmeniz demektir. Çünkü bu bilinç, tanımı gereği, o özgürlüğün ne olduğunu biliyor ve gerçekleştirebiliyordur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yapay Zekâ ile Tartışmak: Akıl ve Taklit

Yapay Zekâ ile Tartışmak: Akıl ve Taklit Ali Sebetci Bir fikir ya da iddiayı yazıp yayınlamadan önce yapay zekâ ile tartışmak, artık çağdaş entelektüel pratiğin sıradan bir parçası haline geldi. Yapay zekânın sunduğu imkânları inkâr etmek mümkün değil. Argümanları düzenleyebiliyor, karşı itirazları görünür kılabiliyor, kavramları netleştirebiliyor ve anlatımı ciddi biçimde rafine edebiliyor. Bu yönüyle yapay zekâ, insan aklı için güçlü bir yansıtma ve hızlandırma mekanizması olarak iş görüyor. Ne var ki tam da bu noktada kritik bir ayrım yapılması gerekiyor. Çünkü yapay zekâ ile tartışmak, yapay zekânın bizim yerimize düşünmesi anlamına gelmiyor. Buradaki temel ayrım şudur: İnsan aklı ile onun taklidi aynı şey değildir. Yapay zekâ, muhakemenin dış görünüşünü—tutarlı cümleleri, itirazları, düzeltmeleri, hatta öz-eleştiri dilini—son derece başarılı biçimde üretebilir. Fakat muhakemenin iç bağlarından, yani anlam, değer, duygu ve deneyimden yoksundur ve bu nedenle bir...

Ontik Öncelik ve Varlık Hiyerarşisi: Guénon–Schuon Çizgisinde Zaman-Dışı “Önce–Sonra” Kavramı

Ontik Öncelik ve Varlık Hiyerarşisi: Guénon–Schuon Çizgisinde Zaman-Dışı “Önce–Sonra” Kavramı Ali Sebetci I. Giriş: “Önce–Sonra”nın Zamansallaştırıldığı Bir Çağda Ontik Öncelik Problemi Modern zihniyetin metafizik karşısındaki en belirgin zaaflarından biri, “öncelik” kavramını neredeyse bütünüyle zamansal bir sıralamaya indirgemesidir. Gerek felsefî gerek bilimsel söylemde “önce” dendiğinde, çoğunlukla tarihsel olarak daha erken gerçekleşmiş olma, kronolojik ardıllık ya da süreçsel gelişim anlaşılır. Bu alışkanlık o denli yerleşmiştir ki, önceliğin zaman-dışı, ilkesel veya ontik bir anlamı olabileceği ihtimali çoğu zaman hiç düşünülmez. Oysa klasik metafizik geleneğin ve özellikle Guénon–Schuon çizgisinin merkezinde yer alan öncelik anlayışı, zamansal değildir. Burada söz konusu olan, olayların tarihsel dizilimi ya da kronolojik nedensel zinciri değil; varlığın kendi iç düzenine ( ordo entis ) ait bir hiyerarşidir. “Önce” ve “sonra” terimleri,...

Kuantum Fiziği ve Metafizik

Ali Sebetci Malum, felsefenin metafizik tabir edilen bir alanı var. Metafizik ile kuantum fiziğinin özdeş olduğunu ya da kuantum "mantığının" tüm metafiziği kapsadığını düşünmek bana sorarsanız çok doğru olmaz. Kuantum dili metafiziği anlamada ve anlatmada çok yardımcı olabilir ama fiziksel ve/veya kuantum fiziksel varlık alanı ile metafiziksel varlık alanları birbirleriyle örtüşmezler. Hatta MIT ve UCLA de hocalık yapmış, hem çok ciddi bir matematik ve fizikçi hem de çok sıkı bir katolik olan Wolfgang Smith'e göre Tanrı, ahiret, semavi alem, ontolojik olarak yaşadığımız cismani dünyanın üzerindeyken, gerek klasik gerekse kuantum mekaniksel fiziğin tasvir ettiği dünya cismani dünyanın altındadır. Smith, bu düşüncesini The Quantum Enigma adlı eserinde ayrıntısıyla anlatıyor. Bu kitap, dalga fonksiyonu çöküşünü Aristotelyen hilomorfizme bağlayarak kuantum mekaniğinin geleneksel dini dünya görüşüne uyumlu bir yorumunu sunuyor. Din-bilim ilişkisi, Amerikan ilahiyatç...