1989 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne lisans öğrencisi olarak girdim. Muhafazakâr bir Anadolu çevresinden gelmiş, hem İstanbul’u hem de Boğaziçi’ni yeni tanımaya başlayan bir gençtim. O güne kadar, örneğin, gayrimüslim Türk vatandaşlarıyla hiç karşılaşmamıştım. İstanbul’un kendisi zaten benim için başlı başına yeni bir dünyaydı; Boğaziçi ise bu dünyanın içinde çok daha kozmopolit, çok daha alışılmadık bir iklim olarak karşıma çıktı.
Üniversitenin dili, mekânı, insan ilişkileri ve akademik adabı daha ilk günlerden itibaren bana farklı bir dünyanın içine girdiğimi hissettirdi. Eğitim yüzde yüz İngilizceydi. Ders kitaplarımız İngilizceydi. Hocalar derslerde İngilizce konuşuyor, sınav soruları İngilizce hazırlanıyor, idari işlerde memurlarla Türkçe konuşsak bile formlar, duyurular, belgeler ve akademik takvim büyük ölçüde İngilizce yürüyordu. Akademik takvimde, Robert Kolej’den devraldığı köklü gelenekler nedeniyle, Paskalya’ya denk gelen bahar tatili ile Christmas’a denk gelen kış tatili araları vardı. Güney Kampüs’teki tarihî binalar, Robert Kolej’den kalan mimari doku, kampüsün Boğaz’a açılan fiziksel güzelliği, sınıflardaki ders işleme biçimi ve hoca-öğrenci ilişkilerindeki doğallık benim için yeniydi.
Fakat asıl yenilik yalnızca dilde, binalarda veya kampüs atmosferinde değildi. Asıl sarsıcı olan, düşünceyle kurulan ilişkideydi. Liseden yeni mezun olmuş bir öğrenci olarak daha önce pek duymadığım bakış açılarıyla orada karşılaştım. Bir fizik hocasının tahtaya bir denklem yazdıktan sonra sınıfa dönüp “Bunu kabul ediyor musunuz? Buna inanıyor musunuz?” diye sorduğunu hatırlıyorum. Ardından da “Hiçbir şeyi ispatsız kabul etmeyin. Hoca söylüyor diye kabul etmeyin. Sorgulayın; neden böyle, nereden çıktı bu, diye sorun” demişti. Bu cümleler benim için sadece bir fizik dersinin parçası değildi. Üniversitenin ne olabileceğine dair ilk ciddi işaretlerden biriydi.
Boğaziçi’yle ilişkim böyle başladı: sadece yeni bir okula değil, yeni bir düşünme iklimine girmiştim. Bu iklimin kendi rengi, dili, sınırları ve hâkim dünya görüşü vardı; fakat aynı zamanda insana soru sormayı, mesafe almayı, farklı olanla karşılaşmayı ve hakikati otoritenin değil, araştırmanın konusu olarak görmeyi öğreten bir tarafı da vardı. Bugün Boğaziçi üzerine konuşurken benim için mesele biraz da buradan başlıyor. Çünkü bir üniversiteyi anlamak için yalnızca yönetmeliklerine, atama biçimlerine veya güncel tartışmalarına değil, öğrencisinin zihninde nasıl bir iz bıraktığına da bakmak gerekir.
Ben Boğaziçi’nde lisans ve yüksek lisans eğitimimi aldım. 1989’dan 1999’a uzanan sekiz yıllık Boğaziçi tecrübem olmasaydı, bugün olduğum insan olamazdım. Bunu nostaljik bir bağlılık cümlesi olarak değil, bir kurumun insan üzerindeki dönüştürücü tesirine dair şahsi bir tanıklık olarak söylüyorum. Boğaziçi bana yalnızca dersler, hocalar, kitaplar ve diplomalar vermedi; düşünmenin, itiraz etmenin, dinlemenin, şüphe etmenin, kendini fazla ciddiye almadan ciddiyet sahibi olmanın, farklı olanla aynı mekânda bulunmanın ve kaliteyi doğal bir beklenti gibi görmenin ne demek olduğunu da öğretti. Bazı üniversitelerden sadece mezun olunmaz; bazı üniversitelerden geçilir. İnsan oradan geçtikten sonra artık aynı insan olarak kalmaz.
Türkiye’de bu anlamda geleneği olan üniversite sayısı ne yazık ki çok azdır. Pek çok kurum bina yapabilir, bölüm açabilir, mevzuat üretebilir, akademik unvan dağıtabilir ve diploma verebilir. Fakat bunların toplamı her zaman bir üniversite geleneği meydana getirmez. Gelenek, yalnızca geçmişin uzunluğu değildir. Bir kurumun zaman içinde biriktirdiği adab, kalite eşiği, hoca-talebe ilişkisi, araştırma disiplini, hafıza, zarafet, itiraz biçimi ve insan yetiştirme kudretidir. Boğaziçi, bütün kusurlarına rağmen, Türkiye’de gerçekten bir ekol sahibi olan nadir kamu üniversitelerinden biriydi; öğrencisine ayırt edici bir renk, bir koku, bir üslup katıyordu.
Bir üniversitenin belli bir kültürel iklime, entelektüel mizaca ve hâkim dünya görüşüne sahip olması kendi başına şaşırtıcı değildir. Dünyanın önde gelen üniversitelerinin hemen hepsinin böyle bir rengi vardır. Oxford’un, Cambridge’in, Harvard’ın, Sorbonne’un, Humboldt geleneğinden gelen Alman üniversitelerinin, hatta El-Ezher gibi köklü ilim merkezlerinin yalnızca akademik programları değil, kendilerine mahsus insan tipleri, davranış kodları, hoca-talebe ilişkileri, yazılı olmayan ölçüleri ve tarih içinde oluşmuş bir kurum ruhu vardır. Güçlü üniversiteler bütünüyle nötr mekânlar değildir; zaten hiçbir sahici kurum tamamen nötr olamaz. Hiçbir kurumsal gelenek tarafsız değildir; ama her tarafsız olmayan gelenek de değersiz değildir.
Asıl soru şudur: Bir kurumun ruhu hakikate açık mı, liyakate bağlı mı, muhalif varoluşlara tahammüllü mü, kendini yenileyebilir mi; yoksa zamanla kapalı bir iktidar tekeline mi dönüşür? Bir üniversite geleneği ancak bu sorular üzerinden adil biçimde değerlendirilebilir. Çünkü bir kurumun rengi olması başka, o rengin başkalarına hayat hakkı tanımayan bir tahakküme dönüşmesi başka şeydir. Boğaziçi’nin de bir rengi vardı. Daha seküler, daha Batılılaşmış, daha liberal, yer yer sol duyarlılıkları olan, kendine güvenen ve dışarıdan bakanlara zaman zaman mesafeli görünebilecek bir akademik iklimdi bu. Bunu inkâr etmenin anlamı yok. Fakat benim şahsi tecrübem açısından bu iklim, Türkiye’de başka birçok kamu ve vakıf üniversitesinde sıkça karşılaşılan kaba liyakatsizlik, idari makam kavgası, bilimsel niteliksizlik, akademik kurulların etkisizleştirilmesi ve özerkliğin hiçe sayılması gibi kronik sorunlara dönüşmüyordu. Boğaziçi’nde bölümlerin, fakültelerin ve akademik kurulların kendi ağırlığı vardı. Üniversite, yalnızca yukarıdan yönetilen bir mekanizma değil, kendi akademik aklıyla yaşayan bir kurum izlenimi veriyordu.
Bu kurum kişiliği, yalnızca büyük ilkelerde değil, gündelik işleyişin küçük görünen ayrıntılarında da hissedilirdi. Söz gelimi bölüm başkanlığı, hocalar arasında bir yarış meselesi, ele geçirilmesi gereken bir makam, kapılması gereken bir koltuk gibi durmuyordu. Daha çok, zamanı geldiğinde birinin üstlenmesi gereken, sonra da doğal biçimde devredeceği bir görev gibiydi. Bölüm başkanları ile diğer hocalar arasında gündelik hayatta belirgin bir mesafe hissedilmezdi. Odalarında, davranışlarında, konuşma biçimlerinde ya da akademik ilişkilerinde onları diğer öğretim üyelerinden ayıran görünür bir iktidar havası yoktu. Görev süresi dolan bir bölüm başkanının sade bir öğretim üyesi olarak hayatına devam etmesi de son derece tabii görünürdü. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar kıymetli bir kurum terbiyesi olduğunu daha iyi anlıyorum. Çünkü bir üniversitede idari görevler akademik hayatın üzerine çıkmaya başladığında, makam hizmet olmaktan çıkıp hırsın, klikleşmenin ve tahakkümün aracı hâline gelir.
Benzer şekilde, bugün birçok üniversitede sıkça gördüğümüz idari yapının akademik kurulların üzerine çıkma eğilimi, Boğaziçi’nde en azından benim öğrencilik yıllarımda, 1999’lara kadar, kendisine fazla yer bulamamıştı. Akademik konularda asıl karar verici merciin akademik kadro olduğu hissedilirdi. İdari süreçler vardı elbette; fakat bu süreçler akademik aklın yerine geçmez, onu bloke eden bağımsız bir iktidar alanı gibi davranmazdı.
Bunu kendi yüksek lisans kabul sürecimde çok somut biçimde yaşadım. Eğitim Fakültesi mezunuydum ve Fen-Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü’nde yüksek lisans yapmak istiyordum. Bu sebeple bilimsel hazırlık mahiyetinde almam gereken bazı fark dersleri vardı. Fizik Bölümü öğretim üyeleri beni, bu dersleri alıp başarıyla geçmem koşuluyla yüksek lisans programına kabul ettiler. Altı dersten üçünü Boğaziçi’nde bahar döneminde aldım ve tamamladım. Geriye kalan derslerin ikisini zaman kaybetmemek için ODTÜ yaz okulundan alıp alamayacağımı sordum. Hocalarım bunu uygun gördüler. Yazın ODTÜ’de o iki dersi de başarıyla tamamladım. Geriye tek bir ders kalmıştı. Güz döneminde yalnızca bu ders için vakit kaybetmek istemediğimi söyledim. Akademik kadro durumu değerlendirdi ve o dersin üzerimden kaldırılabileceğini belirtti.
Bana enstitüye gidip artık kaydımın yapılabileceğini, bölümün bu dersi kaldırarak yüksek lisans programına kabulümü uygun gördüğünü söylememi istediler. Enstitüye gittim; fakat oradaki idari personel bu şekilde kayıt yapamayacağını belirtti. Bunun üzerine tekrar bölüme döndüm ve ilgili hocama durumu anlattım. Hatırladığım kadarıyla hoca hemen bir sayfaya birkaç cümlelik kısa bir not yazdı, “Bunu götür ver” dedi. Notu götürdüm. Az önce sözlü olarak kabul edilmeyen işlem, hocanın o birkaç cümlelik yazısıyla hiç uzatılmadan yapıldı ve yüksek lisans programına kaydım tamamlandı.
Bu hadise, bugün geriye dönüp baktığımda, bana yalnızca kişisel bir kolaylık sağlanması olarak görünmüyor. Asıl önemli olan, akademik meselelerde kararın akademik ehliyet sahipleri tarafından verilebilmesi ve idari mekanizmanın bu kararı geciktiren, boğan, kendine ait bir güç gösterisine dönüştüren bir yapıya dönüşmemiş olmasıydı. Daha sonra ülkemizde farklı üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yaptım. Akademik işlerde, karar vermesi gereken kişi ve kurulların gerçekten karar verebildiği, bu kararın da bu kadar hızlı ve tabii biçimde sonuç alabildiği kurumsal iklimlere çok az rastladım. Boğaziçi’nin kıymetli taraflarından biri de buydu: akademik akıl, idari prosedürün altında ezilmiyordu.
Boğaziçi’ni benim gözümde büyük yapan özelliklerden biri de kendi mezunlarıyla kurduğu mesafeydi. Benim öğrencilik yıllarımda bildiğimiz, duyduğumuz ve kurum kültürünün bir parçası olarak kabul ettiğimiz ilke şuydu: Boğaziçi, lisansını, yüksek lisansını veya doktorasını kendi bünyesinde tamamlamış kişileri, başka bir üniversite deneyimi yaşamadan, özellikle de yurt dışında mümkün olduğunca güçlü ve saygın akademik çevrelerde makul bir süre bulunmadan kendi akademik kadrosuna almamaya özen gösterirdi. Bunun bugün ne kadar devam ettiğini veya zaman içinde ne ölçüde değiştiğini bilmiyorum; fakat benim Boğaziçi’nde bulunduğum yıllarda bu tavır, üniversitenin kendini kapalı bir akademik çevreye dönüştürmemek için gösterdiği ciddi bir hassasiyet olarak görülürdü.
Bu, ilk bakışta sert bir ilke gibi durabilir. Çünkü bir üniversite en başarılı öğrencilerini yanında tutmak isteyebilir. Fakat uzun vadede bu tür bir mesafe, kurumun kendi içine kapanmasını, kendi öğrencisini kendi hocasına, kendi hocasını kendi idari düzenine, kendi idari düzenini de kendi alışkanlıklarına mahkûm etmesini engeller. Bir akademisyenin başka bir üniversite görmesi, başka bir hoca-talebe ilişkisi içinde bulunması, başka bir araştırma disipliniyle karşılaşması, mümkünse uluslararası ölçekte daha geniş bir akademik dünyanın havasını soluması, sadece kişisel kariyeri için değil, döndüğünde kuruma taşıyacağı zihinsel açıklık için de önemlidir. Daha sonra çalıştığım veya yakından tanıdığım birçok üniversitede bunun tersine sıkça rastladım. Maalesef Türkiye’de hâlâ bütün akademik hayatı lisanstan profesörlüğe kadar aynı üniversitede geçmiş çok sayıda öğretim üyesi vardır. Tek tek kişileri değersizleştirmek için söylemiyorum bunu; fakat kurumsal kültür açısından bu sağlıklı değildir. İnsan aynı koridorda öğrenci olur, aynı koridorda asistan olur, aynı koridorda doktorasını tamamlar, aynı koridorda hoca olur, sonra aynı koridorda idari görevler üstlenirse, bir süre sonra üniversite bir ilim çevresi olmaktan çok kendi kendini yeniden üreten kapalı bir aile düzenine benzeyebilir. Boğaziçi, benim tanıdığım dönemde, en azından ilke olarak buna müsaade etmemeye çalışıyordu.
Derslerin ve sınavların da kendine mahsus bir ciddiyeti vardı. Bir dersten kalmak olağanüstü bir skandal gibi görülmezdi; fakat dersi geçmek de sadece derse kayıt yaptırmış olmanın doğal sonucu değildi. Aynı dersi beş, altı kez alıp geçemeyen arkadaşlarımı hatırlıyorum. Bu, öğrenciyi ezmek için kurulmuş keyfî bir zorluk değildi; daha çok, dersin gerçekten bir eşiği olduğu ve o eşiği aşmadan kimseye kolayca geçer not verilmediği anlamına geliyordu. Fakat bu ciddiyet, öğrenciyi hocanın keyfine terk eden kapalı bir değerlendirme düzeni de üretmiyordu. Çok sayıda öğrencinin girdiği kalabalık derslerde bile sınavlardan sonra öğrencilerin itiraz hakkı vardı. Belirlenen gün ve saatlerde isteyen öğrenci sınav kâğıdını görebilir, hangi sorudan kaç puan aldığını inceleyebilir, değerlendirme biçimini öğrenebilir ve varsa itirazını sözlü ya da yazılı olarak iletebilirdi. Karşısında çoğu zaman doğrudan o sınavı hazırlayan, okuyan veya değerlendiren hoca bulunurdu. Akademik ciddiyet yalnızca zor sınav yapmakla sağlanmaz; zor sınavın adil, denetlenebilir ve açıklanabilir olması gerekir. Öğrencinin emeğini ciddiye alan bir üniversite, ona yalnızca not vermez; verdiği notun hesabını da verebilir. Boğaziçi’nde benim tanıdığım dönemde bu hassasiyet büyük ölçüde vardı. Bugün kaç üniversitemizin bunu aynı titizlikle sürdürebildiğini bilmiyorum.
Laboratuvar derslerinde de benzer bir ciddiyet vardı. Deneyler göstermelik yapılmazdı; her öğrenci deneyi kendisi yapar, sonuçlarını alır, ardından deney raporunu hazırlayıp teslim ederdi. Bu raporlar okunur, değerlendirilir ve notlandırılırdı. Bazı laboratuvarlarda yalnızca rapor yeterli olmaz, deneylerle ilgili ayrıca sınav da yapılırdı. Yani laboratuvar, ders programındaki tamamlayıcı bir formalite değil, kendi ölçme-değerlendirme düzeni olan ciddi bir öğrenme alanıydı. Laboratuvarları hazırlayan asistanlar, öğretim görevlileri veya bazen yaşını başını almış tecrübeli hocalar olurdu. Bir kısmının muhtemelen doktorası yoktu; fakat o laboratuvarları yıllardır yürüten, deneyleri tanıyan, araç gereci bilen, soruları belli bir kaliteye ulaştırmış insanlardı. Onların tecrübesi laboratuvarın havasına sinmişti. Öğrenci olarak şunu hissederdiniz: Burada yapılması gereken bir iş var ve bu iş gerçekten yapılacak. Deneyin sonucunu anlamadan, ölçümü kaydetmeden, raporu yazmadan, neyi neden yaptığınızı hiç değilse belli bir düzeyde kavramadan o süreci geçemezdiniz.
Bugün bunu özellikle hatırlamak gerekiyor. Çünkü birçok yerde laboratuvarlar ya kalabalık grupların kenarından izlediği gösterilere dönüşebiliyor ya da varlığı ders planında görünen ama öğrencinin zihninde ciddi bir iz bırakmayan uygulamalar olarak kalabiliyor. Boğaziçi’nde benim dönemimde temel bilimler laboratuvarları, pahalı veya gösterişli imkânlara dayanmıyordu ama anlamlı ve öğretici deneyler yaptırıyordu. Lüks olmayan araç gereçlerle iyi tasarlanmış, öğrenciyi ölçmeye, düşünmeye, hata yapmaya, sonucu yorumlamaya zorlayan deneylerdi. Deneyi gerçekten yapar, gerçekten raporlar, gerçekten değerlendirilirdiniz. Bir üniversitenin kalitesi bazen büyük iddialarda değil, öğrencisine basit görünen bir deneyi bile ciddiyetle yaptırabilmesinde görünür.
Boğaziçi’nin kurum kişiliği yalnızca akademik kadroda, derslerde veya laboratuvarlarda değil, öğrenci hayatında da kendini gösterirdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri üniversitenin öğrenci yurtlarına yerleşim süreciydi. Benim öğrencilik yıllarımda üniversitenin yurt kapasitesi, yurtta kalmak isteyen bütün öğrencileri karşılamaya yetmiyordu. Yurtlar da kendi içinde farklı niteliklere sahipti. Dördüncü Yurt, Güney Kampüs’te, o zamanki Yabancı Diller Okulu’nun yanındaydı; eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş, büyük bir yatakhane görünümünde, yurtlar arasında belki de en az cazip olanıydı. İkinci Yurt Kuzey Kampüs’teydi; odaları ve ranzaları olan, Dördüncü Yurt’a göre daha düzenli bir yapıydı. Birinci Yurt ise Güney Kampüs’te, Robert Kolej’den kalan tarihî dokusu ve Boğaz’a bakan odalarıyla en prestijli yurt konumundaydı. Daha sonra Uçaksavar gibi yeni yurtlar yapıldı; fakat benim hatırladığım dönemde yurt meselesi öğrenciler için ciddi ve somut bir ihtiyaçtı.
Bu ihtiyacı karşılamak için geliştirilen yöntem, bugün geriye dönüp baktığımda, Boğaziçi’nin kurum kültürünü anlamak bakımından çok şey söylüyor. Her yıl öğrenciler arasında, hangi yurtta ve hangi odada kimlerin kalacağını belirlemek üzere büyük bir toplantı yapılırdı. Yanlış hatırlamıyorsam Güney Kampüs’teki spor salonunda gerçekleşen bu toplantıyı yine öğrenciler, özellikle de daha tecrübeli öğrenciler yönetirdi. Aynı odada kalmak isteyen öğrenciler listeler hazırlar, bir sözcü aracılığıyla bu listeleri sunarlardı. Listelerde öğrencilerin kaçıncı sınıfta oldukları belirtilirdi. Her sınıfın belli bir kredisi vardı; üniversiteye daha önce girmiş, daha üst sınıflarda bulunan öğrencilerin kredisi daha yüksek olurdu. Böylece yurtlara ve odalara yerleşim, yalnızca basit bir kura ile değil, öğrencinin üniversitedeki kıdemini de dikkate alan kredi ve kura karışımı bir sistemle yapılırdı. Birinci Yurt gibi daha cazip yerlere girebilmek için daha yüksek kredi gerekirdi; yeni gelen öğrenciler doğal olarak bu kuraya hemen dahil olamazdı.
Burada benim için asıl önemli olan, sistemin teknik ayrıntılarından çok, bu sürecin kim tarafından ve nasıl yürütüldüğüdür. Rektörlük, akademik birimler ya da idari makamlar bu sürecin üzerine çıkıp öğrenciler adına karar vermeye çalışmazdı. Öğrenciler kendi aralarında toplanır, listeleri oluşturur, kurayı ve yerleşimi yürütür, çıkan sonucu ilan ederlerdi. Yurt idaresi de büyük ölçüde bu sonucu uygulardı. Elbette bu sistem kusursuz muydu, her zaman herkesi memnun eder miydi, bugün aynı şekilde sürdürülebilir mi, bunlar ayrıca tartışılabilir. Fakat öğrencinin yetişkin bir özne olarak ciddiye alınması, kendi barınma hayatını ilgilendiren bir konuda sorumluluk üstlenebilmesi ve idarenin bu öğrenci iradesine alan açması bakımından bu uygulama bana hâlâ çok kıymetli görünüyor. Boğaziçi’nde özerklik yalnızca akademik kurulların kendi kararlarını alabilmesi anlamına gelmiyordu; öğrencilerin de belli alanlarda kendi hayatlarını düzenleyebileceklerine dair bir güven vardı. Üniversite, öğrenciyi sadece ders alan, sınava giren, not bekleyen pasif bir varlık olarak görmüyordu.
Bütün bunları anlatırken Boğaziçi’ni kusursuz bir yer gibi göstermek istemem. Boğaziçi’ndeki hâkim dünya görüşünü tümüyle benimsemiş birisi olmamama rağmen orada kendimi hiç büsbütün yabancı ve yersiz hissetmedim; ama bu, görünmez eşiklerin hiç bulunmadığı anlamına da gelmez. Bilimsel yanı güçlü olmakla birlikte muhafazakâr, dindar bir dünya görüşüne sahip olmam, bana açıkça hissettirilmemiş olsa da, sonradan anladığım kadarıyla hocalarım tarafından da biliniyordu. Fakat öğrencilik hayatım boyunca bu kimlik, derslerdeki başarımın, aldığım notların, sınavlarda verdiğim cevapların, yüksek lisansa kabulümün veya yüksek lisansı tamamlamamın önünde bir engel hâline gelmedi. En azından benim yaşadığım düzeyde akademik hayatım, dünya görüşümden çok verdiğim cevaplar, gösterdiğim emek ve akademik başarım üzerinden ilerledi.
Elbette bunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bugün kesin biçimde söyleyemem. Öğrencilik aşamasında hissetmediğim bazı eşikler, asistanlık, doktora sonrası kadro veya öğretim üyeliği gibi daha dar akademik seçimlerde etkili olur muydu, bilmiyorum. Böyle bir başvuru yapmadığım için bunu yaşamadım. Fakat akranlarım arasından benimle benzer bir dünya görüşüne sahip kimi arkadaşlarım üniversite tarafından öğretim üyeliğine kabul edildiler ve çalıştılar. Bununla birlikte, dürüstlük gereği hafızamda kalan bir notu da düşmeliyim. 1989’da Boğaziçi Fizik Öğretmenliği Bölümü’ne, bölüme en yüksek puanla giren öğrenci olarak başlamıştım. Bir yıl hazırlıktan sonra bölümü üç buçuk yılda, yani bir dönem erken bitirdim. Her dönem normal ders yükünün üzerine mümkünse bir, bazen iki ders daha almak istiyordum. Danışman hocam başlangıçta bu konuda tedirgindi; yükü kaldırıp kaldıramayacağımdan emin değildi. Önce bir ders almama izin verdi, yapabildiğimi görünce sonraki dönemlerde daha fazla esneklik gösterdi. Böylece bölümü erken tamamladım.
Yıllar önce, tam kaynağını bugün hatırlayamadığım bir şekilde, danışman hocamın benden bölüm başkanına olumlu biçimde bahsettiğini duymuştum. “Bu çocuk parlak görünüyor, hızlı bitirdi, acaba asistan olarak düşünür müyüz?” mealinde bir şey söylemiş. Bölüm başkanının ise benim dünya görüşüm, nereden geldiğim veya temsil ettiğim sosyolojik arka plan sebebiyle buna çok istekli yaklaşmadığı anlatılmıştı. Bunu bana kimin söylediğini, onun nereden duyduğunu bugün kesin olarak hatırlamıyorum. Bu yüzden bunu sağlam bir olgu gibi değil, kişisel hafızamda kalmış ihtiyatlı bir not olarak kaydetmek gerekir. O zaman bunu kafamda çok büyütmemiştim. Zaten Fizik Öğretmenliği Bölümü’nde asistan olmak benim için kuvvetli bir arzu değildi; daha çok fizik alanında ilerlemek istiyordum. Fakat bugün Boğaziçi üzerine adil bir şey söylemeye çalışıyorsam, bu hatırayı da yok sayamam. Evet, öğrencilik hayatım boyunca ciddi bir dışlanma yaşamadım; başarılarımın notlara, derslere ve akademik ilerleyişime yansımasında dünya görüşüm belirleyici olmadı. Ama daha dar kadro kararlarında, görünmez sosyolojik ve ideolojik eşiklerin hiç bulunmadığını da iddia edemem. Boğaziçi hakkında olumlu şeyler söyleyeceksem, bunu bu ihtimali saklamadan söylemek isterim.
Tam da bu yüzden Boğaziçi’ni “kapalı bir ideolojik kale” olarak tarif etmek bana haksız ve fazla kolaycı geliyor. Orada güçlü bir kültürel merkez vardı; fakat bu merkez her durumda boğucu bir çevreye dönüşmüyordu. Belirli bir dünya görüşü baskındı; fakat bu baskınlık, akademik kaliteyi, özerklik duygusunu, kurumsal nezaketi ve farklı olanın varlık hakkını bütünüyle ortadan kaldıran bir yapıya bürünmemişti. Boğaziçi tarafsız değildi; fakat çoğulculuğa tamamen kapalı da değildi. Onu değerli kılan şey, belki tam olarak bu gerilimli dengede aranmalıdır.
Bu dengenin en somut göstergelerinden biri, 28 Şubat sürecinde Boğaziçi’nin aldığı tavırdı. O dönemin ağır havasını bugün genç kuşaklara anlatmak kolay değil. Başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında bekletildiği, kimlikleri ve kıyafetleri üzerinden aşağılandığı, pek çok kurumda akademik hayatın dışına itildiği bir iklimden söz ediyoruz. Böyle bir ortamda Boğaziçi Üniversitesi’nde başörtülü öğrenciler okuyabildiler, derslerine devam edebildiler, üniversite hayatının içinde kalabildiler. Bu, sıradan bir ayrıntı değildir. Bana göre Boğaziçi’nin sağlam bir kurum kişiliğine sahip olduğunun en açık göstergelerinden biridir. Çünkü kurum kişiliği, herkesin özgürlükten bahsettiği rahat zamanlarda değil, baskının, korkunun ve konjonktürel sadakat beklentisinin ağır bastığı zamanlarda belli olur. Türkiye’de o dönemde başka kaç üniversite benzer bir duruş sergileyebildi? Kaç kurum, dönemin ideolojik ve bürokratik basıncına rağmen kendi öğrencisini koruyabilecek bir iç ahlaka, bir akademik özgüvene, bir kurumsal omurgaya sahipti? Bu soruyu sormadan Boğaziçi’nin neyi temsil ettiğini anlamak mümkün olmaz.
Benzer biçimde, kampüsün farklı seslere bütünüyle kapalı olmadığını gösteren hatıralar da var. Hangi yıllarda olduklarını bugün kesin olarak söyleyemem; fakat ikisi de benim Boğaziçi’nde bulunduğum 1989-1999 yılları arasında gerçekleşmiş olmalı. Bunlardan ilki, Yusuf Islam’ın, yani Cat Stevens’ın Boğaziçi Üniversitesi’ne gelişiydi. Güney Kampüs’te, yanlış hatırlamıyorsam bugün mezuniyet törenlerinin de yapıldığı salonda bir konuşma yapmıştı. Salon hınca hınç doluydu. Boğaziçi öğrencilerinin çoğunluğu itibarıyla yüzü Batı’ya dönük, laik, modern, hatta yer yer Batı’ya öykünen bir öğrenci profiline sahip olduğu düşünülürse, karşılarında sonradan Müslüman olmuş, Yunan asıllı bir İngiliz’i, eski bir dünya pop yıldızını, sakallı ve cübbeye benzer bir kıyafet içinde görmek başlı başına çarpıcıydı.
O konuşmada öğrencilerin ona çok sayıda soru sorduğunu hatırlıyorum. Bazıları gerçekten anlamaya çalışıyordu; bazıları ise belli ki onu sıkıştırmak, çelişkiye düşürmek istiyordu. Yusuf Islam ise büyük bir olgunlukla, sakinlikle ve özgüvenle bütün sorulara cevap vermeye çalıştı. Benim için bu hadise yalnızca meşhur bir ismin üniversiteye gelmesi değildi. Asıl önemli olan, böyle bir karşılaşmanın mümkün olabilmesiydi. Boğaziçi bizi bir bakıma Batılı bir üniversitenin öğrencileri gibi yetiştirmeye çalışıyordu; belki misyonunun önemli bir parçası da buydu. Fakat buna rağmen, muhtemelen dindar öğrencilerin oluşturduğu bir öğrenci kulübünün Yusuf Islam’ı üniversiteye davet etmesine engel olunmamıştı. Üniversitenin hâkim kültürü açısından kolayca içselleştirilecek bir isim değildi; buna rağmen gelmiş, konuşmuş, dinlenmişti. Herkes cesurca, özgürce sorusunu sormuş; o da aynı açıklıkla cevap vermişti. O zaman da bunun üniversiteye yakışan şey olduğunu düşünmüştüm, bugün de öyle düşünüyorum.
Benzer biçimde, Esat Coşan Hoca’nın da Boğaziçi Üniversitesi’ne davet edildiğini ve üniversitede bir konuşma yaptığını hatırlıyorum. Onun da muhtemelen bir öğrenci grubu tarafından çağrıldığını düşünüyorum. O konuşmayı da farklı dünya görüşlerinden öğrenciler dinlemişti. Dindar öğrenciler oradaydı; fakat yalnızca onlar değildi. Başka cenahtan, başka hassasiyetlerden, başka zihinsel alışkanlıklardan gelen öğrenciler de salondaydı. Bu tür karşılaşmaların kendisi bile başlı başına kıymetliydi. Çünkü üniversite biraz da böyle bir yerdir: insanın yalnızca kendine benzeyenleri değil, kendisini rahatsız edebilecek, düşündürecek, itiraz ettirecek, sınayacak sesleri de dinleyebildiği yer.
Bütün bu örnekler, Boğaziçi’nin hâkim bir iklimi olmasına rağmen kendisine benzemeyen seslerin kampüse girmesini bütünüyle engelleyen kapalı bir ideolojik düzen gibi işlemediğini gösteriyor. Yusuf Islam da gelebiliyordu, Esat Coşan Hoca da konuşabiliyordu; onları sevenler de dinliyordu, onlara mesafeli duranlar da. Sorular soruluyor, itirazlar yapılıyor, cevaplar veriliyor, salonda gerçek bir karşılaşma yaşanıyordu. Bana kalırsa üniversite dediğimiz şeyin en güzel taraflarından biri de budur: hakikatin, ancak farklı seslerin birbirini yok etmeden karşılaşabildiği bir ortamda kendini daha sahici biçimde gösterebilmesi.
Elbette bir kamu üniversitesinde belli bir dünya görüşünün egemenliği tartışılabilir. Kamu kaynaklarıyla var olan hiçbir kurum, kendisini toplumun tamamına kapatamaz. Akademi de masum bir alan değildir; orada da klikleşme, kibir, ideolojik körlük ve kendi çevresini yeniden üretme eğilimi bulunabilir. Fakat ideolojik tekelleşme yanlışsa, buna karşı uygulanacak yöntem de başka bir ideolojik tekelleşme üretmemelidir. Bir üniversiteyi bir çevrenin kapalı alanı olmaktan çıkarma iddiası, onu başka bir çevrenin idari nüfuz alanına dönüştürüyorsa, yapılan şey çoğulculaştırma değil, sadece el değiştirmiş bir tahakküm olur.
Burada otorite ile tahakküm arasındaki farkı unutmamak gerekir. Devletin üniversiteler üzerinde düzenleyici bir sorumluluğu vardır; kamu kaynaklarının kullanımı, akademik standartların korunması ve hukuki süreçlerin işleyişi kamusal denetime konu olabilir. Fakat otorite, bir kurumun kendi mahiyetini gerçekleştirmesine yardım ettiği ölçüde meşrudur. Tahakküm ise o mahiyeti kendi iradesine bağlamak ister. Geleneksel bir bakış açısından da otorite bütünüyle reddedilecek bir şey değildir; ancak otoritenin meşruiyeti güçten değil, adalet, hikmet, ölçü ve emanet bilincinden gelir.
Boğaziçi’ne yapılan müdahaleyi yalnızca bir idari atama tartışması olarak görmek, meselenin asıl derinliğini kaçırmak olur. Eğer bir üniversite yalnızca bürokratik bir birimse, onun yönetimini değiştirmek de sıradan bir idari tasarruf gibi görülebilir. Fakat bir üniversite aynı zamanda bir ekol, bir hafıza ve bir insan yetiştirme iklimiyse, ona yapılan müdahale yalnızca bugünkü yönetimi değil, geçmişten bugüne taşınan görünmez sürekliliği de etkiler. Boğaziçi’nin kırılganlığı burada yatıyordu: O, Türkiye’de çok az kurumun sahip olduğu türden bir akademik kokuya, bir üsluba, bir ayırt edici renge sahipti. Böyle bir kurumu dönüştürmek gerekiyorsa bile, bunu fetih mantığıyla değil, emanet bilinciyle yapmak gerekirdi.
Eğer Boğaziçi’nin belli bir dünya görüşü tarafından domine edildiği düşünülüyorsa, buna verilecek en doğru cevap onu hizaya sokmak veya kendi sürekliliğinden koparmak değildi. Daha makul yol, onun taşıdığı kaliteyi teslim ederek eksiklerini daha yüksek bir çoğulculuk ve daha geniş bir adalet duygusuyla aşmaya çalışmaktı. Başörtülü öğrencilerin okuyabildiği, farklı dünya görüşlerinden insanların akademik hayata girebildiği, akademik kurulların kendi ağırlığını koruyabildiği, öğrencilerin kendi hayatlarını ilgilendiren bazı süreçlerde sorumluluk alabildiği bir kurumdan söz ediyorsak, yapılması gereken şey bu mirası kırmak değil, onu daha kapsayıcı hâle getirmekti.
Daha önemlisi, başka bir dünya görüşünün Boğaziçi’ne cevabı, Boğaziçi’ni zayıflatma arzusu olmamalıydı. Eğer gerçekten farklı ve daha derin bir medeniyet tasavvuru, daha sahici bir ilim anlayışı, daha kuşatıcı bir insan yetiştirme ideali varsa, bunun en asil yolu yeni ve güçlü bir üniversite geleneği kurmaktı. Boğaziçi’nin karşısına Boğaziçi’ni aşmaya aday başka bir ekol çıkarılabilirdi. Kendi hocalarını yetiştiren, kendi araştırma disiplinini oluşturan, kendi öğrencisine bir renk ve koku veren, kendi akademik zarafetini ve hoca-talebe adabını inşa eden bir üniversite iklimi kurulabilirdi. Böyle bir rekabet ülkeyi fakirleştirmez; zenginleştirirdi.
Üstelik Türkiye’de bunun için bazı imkânlar da doğmuştu. Yeni vakıf üniversiteleri, araştırma merkezleri, farklı toplumsal kesimlerden gelen eğitim talebi, uluslararası ilişkiler, yurt dışından dönen akademisyenler ve kendi medeniyet iddiasını akademik bir forma dönüştürme arzusu, gerçekten büyük bir fırsat sunuyordu. Fakat bu fırsatların önemli bir kısmı heba edildi. Yeni bir akademik asalet, yeni bir ilim adabı, yeni bir kalite eşiği ve yeni bir kurum terbiyesi kurmak yerine, çoğu zaman idari sadakat, hızlı kadrolaşma, vasatın meşrulaştırılması ve mevcut güçlü kurumlarla sembolik hesaplaşma tercih edildi. Böyle olunca da Boğaziçi’ni aşan yeni bir gelenek doğmadı; mevcut geleneklerden duyulan rahatsızlığı gidermeye çalışan, fakat onların yerine daha yüksek bir şey koyamayan kırılgan yapılar ortaya çıktı.
Oysa bir dünya görüşünün gerçek gücü, ele geçirdiği kurumların sayısıyla değil, kurduğu kurumların niteliğiyle ölçülür. Bina yapmak kolaydır; gelenek kurmak zordur. Kadro dağıtmak kolaydır; hoca yetiştirmek zordur. Yönetmelik değiştirmek kolaydır; ilim adabı inşa etmek zordur. Bir üniversiteye tabela asmak kolaydır; öğrencisine ömür boyu taşıyacağı bir ölçü, bir zevk ve bir düşünme biçimi kazandırmak zordur. Sahici gelenek, sabır ister; kendini aşabilecek talebeler yetiştirme cesareti ister; liyakat konusunda tavizsiz bir ciddiyet, ilim karşısında tevazu, kurum karşısında emanet bilinci ister.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Boğaziçi meselesinde beni asıl üzen şey bir dünya görüşünün diğerine üstün gelme mücadelesi değildir. Daha derindeki kayıp, Türkiye’nin zaten kıt olan kurum geleneği birikiminin hoyratça harcanmasıdır. Boğaziçi daha çoğulcu olabilir, daha fazla insana açılabilir, kendi sosyolojik sınırlarını daha bilinçli biçimde aşabilirdi. Fakat bütün bunlar onun akademik iklimi, özerklik terbiyesi ve insan yetiştirme kudreti korunarak yapılmalıydı. Bir kurumun ruhu kırıldıktan sonra onun yerine ne koyduğunuz çok önemlidir; eğer daha adil, daha liyakatli, daha özgür ve daha yüksek nitelikli bir düzen kuramıyorsanız, yaptığınız şey yenilenme değil, fakirleşmedir.
Belki de buradan çıkarılacak en genel ders şudur: Bir geleneği yenmenin en asil yolu, onu yıkmak değil, ondan daha iyisini kurmaktır. Boğaziçi’ne gerçekten itirazı olanların önünde böyle bir imkân vardı. Başka bir üniversite, başka bir ekol, başka bir akademik zarafet, başka bir hoca-talebe ilişkisi, başka bir medeniyet dili kurulabilirdi. Bu rekabet hem Boğaziçi’ni kendini yenilemeye zorlar hem de Türkiye’ye yeni güçlü kurumlar kazandırırdı.
Üniversite, sonunda, hakikat arayışına tahsis edilmiş bir emanettir. Bu emaneti korumak, bazen sevmediğimiz bir kurumun erdemlerini teslim etmeyi, bazen yakın hissettiğimiz çevrelerin liyakatsizliğine itiraz etmeyi, bazen de kendi dünya görüşümüz adına yapılan yanlışları açıkça söylemeyi gerektirir. Boğaziçi meselesi bu yüzden yalnızca Boğaziçi’nin meselesi değildir. Bir ülkenin kurum kurma, kurum yaşatma ve kurumun ruhunu incitmeden onu daha güzele, daha iyiye, daha doğruya taşıma kabiliyetinin sınavıdır.

Yorumlar
Yorum Gönder