Ana içeriğe atla

Hakikat Bazen Gülerek Gelir

Hakikat Bazen Gülerek Gelir
Ali Sebetci


Deniz Göktaş vakasını doğrudan hukukî bir mesele olarak ele almadan önce, belki de daha temel bir ayrımı konuşmak gerekiyor. Çünkü hukuktan önce dil vardır, bağlam vardır, aidiyet vardır, kendine gülme kabiliyeti vardır, bir topluluğun kendi içinden konuşma biçimleri vardır ve nihayet, mizahın yalnızca güldürmekten ibaret olmayan daha derin bir anlamı vardır.

Bir sözün mizah olup olmadığını anlamak için yalnızca cümleye bakmak yetmez. O cümlenin kim tarafından söylendiğine, kime söylendiğine, hangi bağlamda söylendiğine, neyi hedef aldığına ve hangi dünyadan konuştuğuna da bakmak gerekir. Çünkü aynı cümle, bir bağlamda içeriden yapılmış bir öz-eleştiri, başka bir bağlamda dışlayıcı bir alay, daha başka bir bağlamda ise açık nefret söylemi olabilir ki bunlar aynı şey değildir.

İçeriden mizah, bir insanın veya topluluğun kendi mahallesine, kendi kültürüne, kendi cinsiyet deneyimine, kendi milliyetine, kendi ideolojisine, kendi sınıfına, kendi dinî geleneğine veya kendi tarihsel hafızasına içeriden bakarak gülmesidir. Bu gülüş, çoğu zaman bir inkâr değil, bir aidiyet biçimidir. İnsan iyi bildiği şeyin zaaflarını daha iyi görür. En çok içinde yaşadığı dünyanın klişelerini fark eder. En çok kendi mahallesinin abartılarını, kendi geleneğinin kör noktalarını, kendi grubunun kendini fazla ciddiye alma biçimlerini yakalar.

Bu yüzden içeriden mizah çoğu zaman yıkıcı değil, düzelticidir. Mahalleye ihanet etmez; mahallenin putlarını kırar. Dini inkâr etmez; dindarlığın riyasını görünür kılar. Milleti aşağılamaz; milliyetçiliğin karikatüre dönüşen biçimlerini açığa çıkarır. Erkekliği veya kadınlığı yok saymaz; onların toplumsal roller içinde nasıl absürt hâle gelebildiğini gösterir. İdeolojiyi basitçe reddetmez; ideolojinin nasıl bir kimlik zırhına, bir konfor alanına veya bir körlüğe dönüşebileceğini hissettirir.

Dışlayıcı alay ise başka bir şeydir. Orada konuşan kişi kendisini hedef aldığı topluluğun tamamen dışında konumlandırır ve gülüşünü bir üstünlük aracına dönüştürür. Artık mizah, kendini de içine alan bir farkındalık değil, ötekini küçültme tekniğidir. “Bizim hâllerimiz ne tuhaf” demekle “siz zaten böylesiniz” demek aynı şey değildir. Birincisinde ortak insanlık zemini korunur; ikincisinde o zemin çatlar.

Nefret söylemi ise daha ileri bir aşamadır. Orada artık yalnızca alay yoktur; hedef alınan kişi veya grup, insan onurundan, eşit yurttaşlık statüsünden, güven içinde yaşama hakkından dışlanmaya başlanır. Bir dinî topluluğa, etnik gruba, cinsiyete, mezhebe, ideolojik kimliğe veya hayat tarzına yönelik mizah, “bunlar da bizim insanlık hâllerimiz” noktasından “bunlar değersizdir, tehlikelidir, dışlanmalıdır, susturulmalıdır ve hatta hayat hakkı tanınmamalıdır” noktasına geçtiğinde, artık sadece mizahın sınırlarını değil, birlikte yaşamanın zeminini de zorlamaya başlar.

Bu yüzden bir şakayı değerlendirirken ilk sorumuz şu olmalıdır: Bu şaka kendini de hedefe dahil eden bir içeriden gülüş mü, yoksa karşıdakini aşağıya iten bir dışlayıcı alay mı? Hatta daha da önemlisi: Bu şaka insanın kusuruna mı gülüyor, yoksa insanın varlığına mı saldırıyor?

Bu ayrımı siyasi iktidara, devlet büyüklerine ve resmî otoriteye yönelik mizah için de düşünmek gerekir. Otorite, tabiatı gereği kendisini ciddiyetle kuşatır; makam, protokol, üniforma, kürsü, hitap biçimleri ve resmî dil bu ciddiyetin parçalarıdır. Bunların hiçbiri tamamen gereksiz değildir; toplumsal düzenin sembolik bir tarafı vardır. Fakat otorite kendi sembolik ağırlığını eleştiriden muaf zannetmeye başladığında, mizah demokratik hayatın en önemli denge araçlarından biri hâline gelir. Kralın soytarısı yalnızca kralı eğlendiren kişi değildir; bazen herkesin bildiği ama kimsenin söyleyemediği hakikati gülerek söyleyen kişidir.

Bu yüzden siyasi mizah çoğu zaman sıradan bir saygısızlık değil, iktidarın kendini mutlaklaştırma eğilimine karşı hafif ama etkili bir dirençtir. Elbette burada da sınır kaybolmaz. Bir siyasetçinin kararlarını, dilini, beden dilini, vaatlerini, çelişkilerini, abartılı liderlik imgesini veya devletin resmî ciddiyetini mizah konusu yapmak başka şeydir; bir kişiyi insanlık bakımından aşağılamak, ailesini, özel hayatını veya korunması gereken mahrem alanını hedef almak başka şeydir. Fakat genel ilke şudur: Güç arttıkça eleştiriye ve mizaha katlanma eşiği de artmalıdır. Çünkü iktidar, sıradan yurttaştan farklı olarak yalnızca bir kişi değil, kamusal güç kullanan bir merkezdir.

Özellikle otoriterleşme eğilimi gösteren düzenlerde mizahın anlamı daha da büyür. Otoriter dil, kendisini yalnızca yönetim tekniği olarak kurmaz; etrafında bir saygı, korku, sadakat ve dokunulmazlık atmosferi üretir. Lider eleştiriden çok hakaret görmeye, kurum sorgudan çok ihanet sezgisine, devlet ise yurttaşın ortak alanı olmaktan çok kutsallaştırılmış bir mesafe nesnesine dönüşmeye başlar. Böyle zamanlarda mizah, sadece güldüren bir söz değil, bu ağır havayı delen küçük ama etkili bir özgürlük alanıdır. Abartılı haşmeti küçültür, korkuyla büyütülmüş figürleri insan ölçeğine indirir, resmî dilin büyüsünü bozar ve herkesin içinden bildiği ama yüksek sesle söylemekten çekindiği çelişkileri görünür kılar. Bu yüzden siyasi mizah, otoritenin şahsiyetini hedef alan sıradan bir saygısızlık olarak değil, iktidarın kendini mutlaklaştırma eğilimine karşı demokratik hayatın nefes alma biçimlerinden biri olarak da görülmelidir.

Fakat mesele burada bitmiyor. Mizahın sadece sosyolojik veya hukukî bir boyutu yoktur. Mizahın daha derinde, varoluşun kendisiyle ilgili bir anlamı da vardır. İnsan gülmeye yalnızca komik şeyler olduğu için ihtiyaç duymaz; insan, dünyanın bütünüyle düz, simetrik, açıklanabilir, temiz ve düzenli bir yer olmadığını sezdiği için de güler. Dünya yalnızca trajik değildir; yalnızca komik de değildir. Dünya, belki de aynı anda hem ilahî bir trajedya hem de ilahî bir komedyadır.

Trajedidir; çünkü ayrılık, ölüm, acı, eksiklik, düşüş, haksızlık ve fanilik vardır. İnsan kendisini merkez zanneder, sonra kader tarafından yerinden edilir. İnsan sahip olduğunu sanır, sonra kaybeder. İnsan kalıcı olduğunu sanır, sonra faniliğini öğrenir. Bu bakımdan dünya son derece ciddidir. Ama dünya aynı zamanda komedyadır; çünkü izafî olan her şey kendisini mutlak zannetme eğilimindedir. Nefis kendini merkez sanır. Kurum kendini hakikatin yerine koyar. Dil kendini hakikatin kendisi zanneder. Biçim özü yutmaya çalışır. Dinî aidiyet, dinin hakikatini temsil etmek yerine bazen kişinin kendi egosuna kutsal bir elbise giydirir. İdeoloji adalet arayışından çıkıp benlik zırhına dönüşür. Devlet ciddiyeti de bazen kamu düzenini temsil etmekle yetinmez; kendisine neredeyse metafizik bir dokunulmazlık ister.

Mizah tam bu noktada devreye girer. İzafî olanın kendini mutlak sanma iddiasını deler. Sahte ciddiyeti parçalar. İnsanı kendi pozundan, kendi rolünden, kendi maskesinden, kendi putlaştırdığı aidiyetinden bir anlığına dışarı çıkarır. Bir insan düşünelim: Tevazudan bahsediyor, ama herkesin onun ne kadar mütevazı olduğunu fark etmesini bekliyor. Buradaki komedi, tevazunun kendisinde değil, tevazunun gösteriye dönüşmesindedir. Bir kurum düşünelim: Duvarlarında “şeffaflık”, “katılımcılık”, “insan odaklılık” yazıyor; ama en küçük eleştiriyi tehdit gibi algılıyor. Buradaki komedi, değerlerin kendisinde değil, değeri temsil ettiğini söyleyen yapının o değeri taşıyamamasındadır. Bir dinî çevre düşünelim: Sürekli ahlaktan, edep ve takvadan söz ediyor; fakat bütün enerjisini kimin daha görünür, daha itibarlı, daha makbul sayılacağına harcıyor. Buradaki komedi, dinde değil, dinin etrafında oluşan saygınlık ekonomisindedir. Bir ideolojik grup düşünelim: Özgürlük adına yola çıkıyor; ama kendi içinden gelen en küçük itirazı hainlik sayıyor. Buradaki komedi, özgürlük idealinde değil, o idealin yeni bir itaat düzenine dönüşmesindedir. Bir iktidar dili düşünelim: Her cümlesinde millet, hizmet, beka, tarih ve gelecek var; ama basit bir soruya tahammül edemiyor. Buradaki komedi, devlet fikrinde değil, devlet adına konuşan insanın kendi sözünü devletin kendisi sanmasındadır.

Bu örnekler bize mizahın neden yalnızca eğlence olmadığını gösterir. Mizah, insanın kendini yakaladığı andır. İnsan yüksek bir şeye yönelir, ama o yüksek şeyi kendi küçük hesabına bağlar. Ahlaktan söz eder, ama ondan statü üretir. Dinden söz eder, ama onu kendi nefsine siper yapar. Özgürlükten söz eder, ama kontrol etmek ister. Hakikatten söz eder, ama alkış bekler. Devletten söz eder, ama kendi makamını devletin yerine koyar. Mizah bu çelişkinin üzerindeki örtüyü kaldırır.

Bu yüzden hemen her gelenekte “deli”, “soytarı”, “şakacı bilge”, “ters davranan veli” veya “her şeyi yanlış yapıyor gibi görünen öğretici figür” boşuna ortaya çıkmaz. Bu tipler, toplumun açıkça söyleyemediği hakikatleri dolaylı biçimde söyler. Kralın soytarısı bazen kralın duyamadığı gerçeği söyler. Nasreddin Hoca bazen hoca olduğu için değil, hocalığı bile komik duruma düşürebildiği için öğreticidir. Zen ustası bazen soruya cevap vermez; sorunun arkasındaki kibri kırar.

Burada grotesk dediğimiz şey devreye girer. Grotesk yalnızca çirkin, kaba veya uygunsuz olan değildir. Aynı zamanda tanıdık düzenin çarpık bir görüntüsüdür; komik ile rahatsız edicinin, saçma ile anlamlı olanın, aşağı görünen ile yüksek olanın yan yana gelmesidir. İlk bakışta tuhaf, hatta uygunsuz görünen bir sahne, bazen daha derindeki bir çelişkiyi görünür kılar. Kimi geleneklerde soytarı, düzenin dışındaymış gibi görünür; fakat tam da bu dışarıdalığı sayesinde düzenin gizlediği hakikati söyleyebilir.

Mesela kutsal yapıların kapılarındaki korkutucu yaratık figürlerini düşünelim. Bunlar doğrudan zarif değildir; hatta ilk bakışta kutsal mekâna yakışmıyor gibi görünürler. Ama tam da bu yüzden bir sınırı, bir eşiği, insanın aşağı tabiatını, kaosun varlığını ve kutsala yaklaşmanın kolay bir estetik rahatlık olmadığını hatırlatırlar. Çirkin görünen şey, burada kutsalı bozmaz; kutsalın etrafında koruyucu bir uyarı gibi durur.

Benzer biçimde, bazı halk fıkralarında hoca, derviş, şeyh, rahip, haham veya bilge figürü komik duruma düşer. Bu her zaman dine saldırı değildir. Bazen tam tersine, dinî temsilin insanî zaaflarını görünür kılar. Bir hoca açgözlüdür; bir derviş kibirlidir; bir zahit övgü bekler; bir vaiz kendi anlattığı ahlakı yaşayamaz. Burada gülüş, kutsala değil, kutsalı temsil ettiğini sanan insanın zaafına yönelir.

Hakikat bazen kendini zıddının kıyafetiyle gösterir. Bilgelik bazen aptallık gibi görünür. Tevazu bazen kendini küçük düşürme suretinde belirir. Ciddiyet bazen gülümseme içinden konuşur. Çünkü insan kutsala, devlete, millete, ideolojiye veya hakikate doğrudan baktığını sandığı anda bile çoğu zaman kendi imgesine, kendi kurumuna, kendi cemaatine, kendi diline, kendi saygınlık ihtiyacına bakıyor olabilir.

Elbette buradan “her şaka meşrudur” sonucu çıkmaz. Mizahın derin bir işleve sahip olması, her mizahçının hikmetli olduğu anlamına gelmez. İçeriden konuşma iddiası da her zaman sahici olmayabilir. İnsan kendi mahallesinden konuşuyor gibi yapıp aslında onu pazarlayabilir, aşağılayabilir veya tüketim nesnesine çevirebilir. Aynı şekilde dışarıdan biri de bazen son derece adil, incelikli ve hakikate açık bir eleştiri getirebilir. Dolayısıyla mesele sadece konuşanın kimliği değildir; sözün tonu, hedefi, niyeti, bağlamı ve etkisi de önemlidir.

Deniz Göktaş vakası bu yüzden yalnızca “şu cümle suç mudur değil midir?” sorusuna indirgenmeden düşünülmelidir. Elbette hukuk kendi ölçüleriyle ayrıca konuşulacaktır; fakat ondan önce, yapılan mizahın mahiyetini anlamaya çalışmak gerekir. Burada bir kültürün, bir mahallenin, bir dinî dilin veya bir toplumsal alışkanlığın içinden konuşan ve onun sahte ciddiyetlerini görünür kılan bir gülüş mü vardı? Yoksa bir inanca, bir kesime veya bir hayat tarzına yukarıdan bakan dışlayıcı bir alay mı? Daha ileri gidip insanları inançları, kimlikleri veya aidiyetleri üzerinden değersiz, tehlikeli ya da düşman gibi gösteren bir söylem mi söz konusuydu?

Siyasi iktidara veya devlet otoritesine yönelen bölümlerde ise aynı sorunun başka bir biçimi sorulmalıdır: Mizah, kamusal güç kullanan bir merkezin kendini dokunulmazlaştırmasına mı yöneliyordu, yoksa kişiyi insanlık bakımından aşağılamaya mı? Çünkü iktidar karşısında mizahın yeri ile sıradan bir insanı küçük düşüren sözün yeri aynı değildir. Cevap kolay değildir; zaten böyle bir yazının amacı da hükmü okuyucunun yerine vermek olmamalıdır. Ama bir şakayı anlamadan yargılamak da kolaydır, bir şakanın arkasına saklanarak her şeyi meşrulaştırmak da. Zor olan, gülüşün mahiyetini ayırt etmektir.

Belki de iyi mizahın sırrı burada yatıyor: Ciddiyeti yok etmeden insanı kendi ciddiyetinden kurtarmak. Çünkü dünya gerçekten trajiktir. Ama yalnızca trajik değildir. Dünya komiktir de; çünkü Tanrı dışındaki her şey, kendini Tanrı yerine koyduğu anda gülünçleşir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yapay Zekâ ile Tartışmak: Akıl ve Taklit

Yapay Zekâ ile Tartışmak: Akıl ve Taklit Ali Sebetci Bir fikir ya da iddiayı yazıp yayınlamadan önce yapay zekâ ile tartışmak, artık çağdaş entelektüel pratiğin sıradan bir parçası haline geldi. Yapay zekânın sunduğu imkânları inkâr etmek mümkün değil. Argümanları düzenleyebiliyor, karşı itirazları görünür kılabiliyor, kavramları netleştirebiliyor ve anlatımı ciddi biçimde rafine edebiliyor. Bu yönüyle yapay zekâ, insan aklı için güçlü bir yansıtma ve hızlandırma mekanizması olarak iş görüyor. Ne var ki tam da bu noktada kritik bir ayrım yapılması gerekiyor. Çünkü yapay zekâ ile tartışmak, yapay zekânın bizim yerimize düşünmesi anlamına gelmiyor. Buradaki temel ayrım şudur: İnsan aklı ile onun taklidi aynı şey değildir. Yapay zekâ, muhakemenin dış görünüşünü—tutarlı cümleleri, itirazları, düzeltmeleri, hatta öz-eleştiri dilini—son derece başarılı biçimde üretebilir. Fakat muhakemenin iç bağlarından, yani anlam, değer, duygu ve deneyimden yoksundur ve bu nedenle bir...

Ontik Öncelik ve Varlık Hiyerarşisi: Guénon–Schuon Çizgisinde Zaman-Dışı “Önce–Sonra” Kavramı

Ontik Öncelik ve Varlık Hiyerarşisi: Guénon–Schuon Çizgisinde Zaman-Dışı “Önce–Sonra” Kavramı Ali Sebetci I. Giriş: “Önce–Sonra”nın Zamansallaştırıldığı Bir Çağda Ontik Öncelik Problemi Modern zihniyetin metafizik karşısındaki en belirgin zaaflarından biri, “öncelik” kavramını neredeyse bütünüyle zamansal bir sıralamaya indirgemesidir. Gerek felsefî gerek bilimsel söylemde “önce” dendiğinde, çoğunlukla tarihsel olarak daha erken gerçekleşmiş olma, kronolojik ardıllık ya da süreçsel gelişim anlaşılır. Bu alışkanlık o denli yerleşmiştir ki, önceliğin zaman-dışı, ilkesel veya ontik bir anlamı olabileceği ihtimali çoğu zaman hiç düşünülmez. Oysa klasik metafizik geleneğin ve özellikle Guénon–Schuon çizgisinin merkezinde yer alan öncelik anlayışı, zamansal değildir. Burada söz konusu olan, olayların tarihsel dizilimi ya da kronolojik nedensel zinciri değil; varlığın kendi iç düzenine ( ordo entis ) ait bir hiyerarşidir. “Önce” ve “sonra” terimleri,...

Kuantum Fiziği ve Metafizik

Ali Sebetci Malum, felsefenin metafizik tabir edilen bir alanı var. Metafizik ile kuantum fiziğinin özdeş olduğunu ya da kuantum "mantığının" tüm metafiziği kapsadığını düşünmek bana sorarsanız çok doğru olmaz. Kuantum dili metafiziği anlamada ve anlatmada çok yardımcı olabilir ama fiziksel ve/veya kuantum fiziksel varlık alanı ile metafiziksel varlık alanları birbirleriyle örtüşmezler. Hatta MIT ve UCLA de hocalık yapmış, hem çok ciddi bir matematik ve fizikçi hem de çok sıkı bir katolik olan Wolfgang Smith'e göre Tanrı, ahiret, semavi alem, ontolojik olarak yaşadığımız cismani dünyanın üzerindeyken, gerek klasik gerekse kuantum mekaniksel fiziğin tasvir ettiği dünya cismani dünyanın altındadır. Smith, bu düşüncesini The Quantum Enigma adlı eserinde ayrıntısıyla anlatıyor. Bu kitap, dalga fonksiyonu çöküşünü Aristotelyen hilomorfizme bağlayarak kuantum mekaniğinin geleneksel dini dünya görüşüne uyumlu bir yorumunu sunuyor. Din-bilim ilişkisi, Amerikan ilahiyatç...